Vazgeçilmez olduğumuzun farkına vardılar: Türkiye ''güvenli ada'' oldu
Vazgeçilmez olduğumuzun farkına vardılar: Türkiye ''güvenli ada'' oldu
Uzmanlar, Orta Doğu'daki arz şoklarının maliyet minimizasyonu yerine 'fiziksel güvenlik' odaklı yeni bir ekonomik mimariyi zorunlu kıldığını, bu nedenle Türkiye'nin küresel sermaye için vazgeçilmez düğüm noktalarından biri haline geldiğini söyledi. Savunma sanayisindeki teknolojik özerklik ve güçlü diplomatik ağların Türkiye'yi istikrarsızlıklar içinde bir 'güvenli ada' olarak konumlandırdığına dikkat çekildi.
Haber Giriş Tarihi: 04.04.2026 12:48
Haber Güncellenme Tarihi: 04.04.2026 12:48
Kaynak:
Haber Merkezi
hurhaber.com
Küresel enerji arzının kalbi ve jeopolitik gerilimlerin merkez üssü olan Orta Doğu, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yönelik saldırılarıyla birlikte tarihinin en ağır sınamalarından birine girdi.
Bölge, yalnızca askeri cephede değil, aynı zamanda küresel ekonominin damarlarında hissedilen çok katmanlı bir sarsıntının da merkezi haline geldi.
AA muhabirinin derlediği bilgiye göre, savaşın ilk ayında toplam değeri 157,5 trilyon dolar olan dünya borsaları, 30 Mart itibarıyla 143,5 trilyon dolara geriledi. Yaklaşık 14 trilyon dolarlık bu kayıp, yalnızca yatırımcı güvenindeki erozyonu değil, aynı zamanda savaşın ekonomik yansımalarının ne denli geniş bir alana yayıldığını da ortaya koydu.
Krizin en kritik boyutu enerji arzında ortaya çıktı. Basra Körfezi'nin ağzında yer alan Hürmüz Boğazı, Orta Doğu'daki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz üretimini Umman Denizi ve Hint Okyanusu üzerinden dünya pazarlarına bağlayan hayati bir geçit olma özelliğini koruyor.
Dünyadaki günlük petrol talebinin yaklaşık yüzde 20'si, yani 20 milyon varillik kısmı, bu dar su yolundan taşınırken, bunun 15 milyon varilini ham petrol, 5 milyon varilini ise petrol ürünleri oluşturuyor.
Ancak Hürmüz Boğazı'nda ticari gemi geçişlerinde yaşanan ciddi aksaklıklar ve artan güvenlik riskleri, küresel enerji akışını doğrudan sekteye uğrattı.
Gelişmelerin etkisiyle Brent petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıkarken, oluşan arz kısıtı özellikle jet yakıtı olmak üzere diğer petrol ürünlerinde de fiyat baskısını artırdı.
Bu süreçte piyasalarda fiyatlamaları belirleyen tek unsur, ürün arzına ilişkin endişeler olmadı. Artan enerji maliyetleri, yükselen navlun ücretleri ve savaş riskine bağlı olarak tırmanan sigorta giderleri, başta tarım olmak üzere tüm üretim zincirini baskı altına aldı. Üretimin her aşamasına sirayet eden bu maliyet artışları, küresel ekonomide yeni bir maliyet dalgasını tetikledi.
Böylece Orta Doğu'da patlak veren savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarak, küresel ekonominin üretimden enerjiye, ticaretten finansal piyasalara kadar uzanan geniş bir yelpazede yeniden şekillenmesine yol açan bir kırılma anına dönüştü.
Yaşanan bu gelişmeler, yalnızca geçici bir jeopolitik dalgalanma değil, küresel ekonomik düzenin işleyiş mantığında daha derin bir kırılmaya işaret etti.
Enerji arzında ortaya çıkan kırılganlıklar ve üretim zincirine yayılan maliyet baskılarının yanı sıra küreselleşmenin sunduğu avantajları iyi değerlendirerek gelişen ve yeni güç odakları haline gelen Çin gibi devletlerin Batı ile hegemonya yarışına girmesi, uzun süredir hakim olan maliyet minimizasyonu odaklı ekonomik yaklaşımları tartışmaya açtı.
Bu durum, devletleri ve şirketleri daha uzun vadeli, stratejik ve güvenlik eksenli modellere yönelmeye zorlarken, küresel politik ekonomide verimlilikten ziyade güvenliğin önceliklendiği yeni bir dönemin kapısını araladı.
- ÜRETİM VE TEDARİK ZİNCİRLERİ DOST VE MÜTTEFİK ÜLKELERE YÖNLENDİRİLİYOR
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arzu Al, AA muhabirine yaptığı açıklamada, küresel politik ekonomide "verimlilik" paradigmasının yerini "stratejik dayanıklılığa" bıraktığını ve ekonomik ilişkilerin ana belirleyicisinin liberalizmden ziyade realizm olduğunu söyledi.
Al, bu dönüşümün en somut örneklerinden birinin, üretim ve tedarik zincirlerinin dost ve müttefik ülkelere yönlendirilmesi (friend-shoring) olduğunu kaydederek, şunları dile getirdi:
"Friend-shoring, asimetrik bağımlılıkların yönetilmesi ve nodal egemenlik kapasitesinin korunması adına rasyonel bir zorunluluk haline gelmiştir. Düşük maliyetli üretim merkezlerinden müttefik odaklı bloklara kayış, küresel enflasyon üzerinde yapısal bir baskı oluştursa da tüketici nezdindeki meşruiyetini 'tedarik güvenliği sigortası' üzerinden devşirmektedir. Bu yeni dengede müttefiklik bağları, soyut bir kalite anlayışından ziyade, enerji ve ticaret akışlarının kesintisizliğini garanti eden bir beka unsuru olarak işlev görmektedir. Sonuç olarak, liberal açık pazarların aşındığı bu dönemde müttefiklik sadece siyasi bir tercih değil, ekonomik dayanıklılığın ve tüketici rızasının temel meşruiyet zeminini temsil eden stratejik bir enstrümandır."
Orta Doğu'daki arz şoklarının "maliyet minimizasyonu" yerine "fiziksel güvenlik" odaklı bir ekonomik mimariyi zorunlu kıldığını ifade eden Al, küresel sermayenin artık verimlilikten ziyade, gelişmiş depolama sistemleri ve teknik üstünlüğe sahip "vazgeçilmez düğüm noktalarına" yöneldiğini kaydetti.
Bu duruma Avrupa Birliği'nin (AB) "Made in Europe" doktrinini örnek gösteren Al, şöyle konuştu:
"Avrupa Birliği'nin 'Made in Europe' doktrini vasıtasıyla üretim ve tedarik zincirlerini Birlik içinde ve müttefik coğrafyalarda konsolide etme girişimi, küresel politik ekonomide liberal çok taraflılığın yerini realist bir bloklaşmaya bıraktığının en somut göstergesidir. AB'nin ekonomik güvenliği önceleyen bu korumacı refleksi, Avrupa içi ekonomik bağımlılığı artırırken, karşısında BRICS ülkelerinin kritik ham madde ve enerji kaynaklarını stratejik birer kaldıraç olarak konumlandırdığı bir 'karşı-dengeleme' süreci bulmaktadır. Bu durum, küresel sistemi karşılıklı bağımlılığın yarattığı asimetrik risklerin yönetildiği kutuplaşmış bir yapıya sürüklemektedir."
Al, AB'nin içe dönük hamleleri ile BRICS'in kaynak temelli stratejilerinin birleşerek küresel ekonomiyi kaçınılmaz bir bloklaşmaya yönlendirdiğine vurgu yaptı.
- "TÜRKİYE, KÜRESEL ÜRETİM ÜSSÜ OLMA POTANSİYELİNİ 'VAZGEÇİLMEZ BİR DÜĞÜM NOKTASI' KİMLİĞİNE DÖNÜŞTÜRDÜ"
Al, oluşturulmak istenen yeni düzenin jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik merkez konumu sayesinde Türkiye'nin küresel üretim üssü olma potansiyelini "vazgeçilmez bir düğüm noktası" kimliğine dönüştürdüğünü ifade ederek, şunları söyledi:
"Organize sanayi bölgeleri, modern ulaşım ağları ve devasa altyapı yatırımlarıyla ürünlerin hedef pazarlara hızla ulaşımını sağlayan lojistik derinlik, dört saatlik uçuş mesafesindeki onlarca ülkeye erişim avantajıyla birleşmektedir. Savunma sanayisindeki teknolojik özerklik ve güçlü diplomatik ağlar, Türkiye'yi istikrarsızlıklar içinde bir 'güvenli ada' olarak konumlandırmaktadır. Ticaret ve enerji hatlarının kesişimindeki bu teknik üstünlük, rasyonel sermayenin 'en az dirençli güvenli yolu' aradığı bu yeni dönemde, Türkiye'yi bloklar arası rekabetin ötesinde sistemik bir merkez haline getirmektedir. Sonuç olarak Türkiye, fiziksel ve dijital akışları kontrol eden 'nodal egemenliği' sayesinde post-realist düzende stratejik bir üretim odağıdır."
Al, Tom Barrack'ın Türkiye ve Suriye'yi dünyanın ana enerji dağıtım merkezi olarak tanımlaması, Putin'in Türkiye'yi Avrupa için en güvenilir yol ve küresel bir doğal gaz üssü ilan etmesi, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve BlackRock Başkanı Laurence Douglas Fink'in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret etmesinin, rasyonel sermayenin 'en az dirençli güvenli yolu' seçtiğinin somut kanıtları olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Al, "Bu yeni jeopolitik topografyada Türkiye'nin 'güvenli ada' ve fiyatın belirlendiği bir enerji borsası olarak konumlanması, ekonomik gücün artık akış kontrolü ve nodal egemenlik üzerinden tanımlandığını teyit etmektedir. Dolayısıyla karşılıklı bağımlılığın yarattığı risklerin teknik derinliğe sahip merkezler vasıtasıyla yönetildiği bu süreç, güç dengesinin dinamik akışlara evrildiği bir post-realist döneme işaret etmektedir." diye konuştu.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Vazgeçilmez olduğumuzun farkına vardılar: Türkiye ''güvenli ada'' oldu
Uzmanlar, Orta Doğu'daki arz şoklarının maliyet minimizasyonu yerine 'fiziksel güvenlik' odaklı yeni bir ekonomik mimariyi zorunlu kıldığını, bu nedenle Türkiye'nin küresel sermaye için vazgeçilmez düğüm noktalarından biri haline geldiğini söyledi. Savunma sanayisindeki teknolojik özerklik ve güçlü diplomatik ağların Türkiye'yi istikrarsızlıklar içinde bir 'güvenli ada' olarak konumlandırdığına dikkat çekildi.
Küresel enerji arzının kalbi ve jeopolitik gerilimlerin merkez üssü olan Orta Doğu, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yönelik saldırılarıyla birlikte tarihinin en ağır sınamalarından birine girdi.
Bölge, yalnızca askeri cephede değil, aynı zamanda küresel ekonominin damarlarında hissedilen çok katmanlı bir sarsıntının da merkezi haline geldi.
AA muhabirinin derlediği bilgiye göre, savaşın ilk ayında toplam değeri 157,5 trilyon dolar olan dünya borsaları, 30 Mart itibarıyla 143,5 trilyon dolara geriledi. Yaklaşık 14 trilyon dolarlık bu kayıp, yalnızca yatırımcı güvenindeki erozyonu değil, aynı zamanda savaşın ekonomik yansımalarının ne denli geniş bir alana yayıldığını da ortaya koydu.
Krizin en kritik boyutu enerji arzında ortaya çıktı. Basra Körfezi'nin ağzında yer alan Hürmüz Boğazı, Orta Doğu'daki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz üretimini Umman Denizi ve Hint Okyanusu üzerinden dünya pazarlarına bağlayan hayati bir geçit olma özelliğini koruyor.
Dünyadaki günlük petrol talebinin yaklaşık yüzde 20'si, yani 20 milyon varillik kısmı, bu dar su yolundan taşınırken, bunun 15 milyon varilini ham petrol, 5 milyon varilini ise petrol ürünleri oluşturuyor.
Ancak Hürmüz Boğazı'nda ticari gemi geçişlerinde yaşanan ciddi aksaklıklar ve artan güvenlik riskleri, küresel enerji akışını doğrudan sekteye uğrattı.
Gelişmelerin etkisiyle Brent petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıkarken, oluşan arz kısıtı özellikle jet yakıtı olmak üzere diğer petrol ürünlerinde de fiyat baskısını artırdı.
Bu süreçte piyasalarda fiyatlamaları belirleyen tek unsur, ürün arzına ilişkin endişeler olmadı. Artan enerji maliyetleri, yükselen navlun ücretleri ve savaş riskine bağlı olarak tırmanan sigorta giderleri, başta tarım olmak üzere tüm üretim zincirini baskı altına aldı. Üretimin her aşamasına sirayet eden bu maliyet artışları, küresel ekonomide yeni bir maliyet dalgasını tetikledi.
Böylece Orta Doğu'da patlak veren savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarak, küresel ekonominin üretimden enerjiye, ticaretten finansal piyasalara kadar uzanan geniş bir yelpazede yeniden şekillenmesine yol açan bir kırılma anına dönüştü.
Yaşanan bu gelişmeler, yalnızca geçici bir jeopolitik dalgalanma değil, küresel ekonomik düzenin işleyiş mantığında daha derin bir kırılmaya işaret etti.
Enerji arzında ortaya çıkan kırılganlıklar ve üretim zincirine yayılan maliyet baskılarının yanı sıra küreselleşmenin sunduğu avantajları iyi değerlendirerek gelişen ve yeni güç odakları haline gelen Çin gibi devletlerin Batı ile hegemonya yarışına girmesi, uzun süredir hakim olan maliyet minimizasyonu odaklı ekonomik yaklaşımları tartışmaya açtı.
Bu durum, devletleri ve şirketleri daha uzun vadeli, stratejik ve güvenlik eksenli modellere yönelmeye zorlarken, küresel politik ekonomide verimlilikten ziyade güvenliğin önceliklendiği yeni bir dönemin kapısını araladı.
- ÜRETİM VE TEDARİK ZİNCİRLERİ DOST VE MÜTTEFİK ÜLKELERE YÖNLENDİRİLİYOR
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arzu Al, AA muhabirine yaptığı açıklamada, küresel politik ekonomide "verimlilik" paradigmasının yerini "stratejik dayanıklılığa" bıraktığını ve ekonomik ilişkilerin ana belirleyicisinin liberalizmden ziyade realizm olduğunu söyledi.
Al, bu dönüşümün en somut örneklerinden birinin, üretim ve tedarik zincirlerinin dost ve müttefik ülkelere yönlendirilmesi (friend-shoring) olduğunu kaydederek, şunları dile getirdi:
"Friend-shoring, asimetrik bağımlılıkların yönetilmesi ve nodal egemenlik kapasitesinin korunması adına rasyonel bir zorunluluk haline gelmiştir. Düşük maliyetli üretim merkezlerinden müttefik odaklı bloklara kayış, küresel enflasyon üzerinde yapısal bir baskı oluştursa da tüketici nezdindeki meşruiyetini 'tedarik güvenliği sigortası' üzerinden devşirmektedir. Bu yeni dengede müttefiklik bağları, soyut bir kalite anlayışından ziyade, enerji ve ticaret akışlarının kesintisizliğini garanti eden bir beka unsuru olarak işlev görmektedir. Sonuç olarak, liberal açık pazarların aşındığı bu dönemde müttefiklik sadece siyasi bir tercih değil, ekonomik dayanıklılığın ve tüketici rızasının temel meşruiyet zeminini temsil eden stratejik bir enstrümandır."
Orta Doğu'daki arz şoklarının "maliyet minimizasyonu" yerine "fiziksel güvenlik" odaklı bir ekonomik mimariyi zorunlu kıldığını ifade eden Al, küresel sermayenin artık verimlilikten ziyade, gelişmiş depolama sistemleri ve teknik üstünlüğe sahip "vazgeçilmez düğüm noktalarına" yöneldiğini kaydetti.
Bu duruma Avrupa Birliği'nin (AB) "Made in Europe" doktrinini örnek gösteren Al, şöyle konuştu:
"Avrupa Birliği'nin 'Made in Europe' doktrini vasıtasıyla üretim ve tedarik zincirlerini Birlik içinde ve müttefik coğrafyalarda konsolide etme girişimi, küresel politik ekonomide liberal çok taraflılığın yerini realist bir bloklaşmaya bıraktığının en somut göstergesidir. AB'nin ekonomik güvenliği önceleyen bu korumacı refleksi, Avrupa içi ekonomik bağımlılığı artırırken, karşısında BRICS ülkelerinin kritik ham madde ve enerji kaynaklarını stratejik birer kaldıraç olarak konumlandırdığı bir 'karşı-dengeleme' süreci bulmaktadır. Bu durum, küresel sistemi karşılıklı bağımlılığın yarattığı asimetrik risklerin yönetildiği kutuplaşmış bir yapıya sürüklemektedir."
Al, AB'nin içe dönük hamleleri ile BRICS'in kaynak temelli stratejilerinin birleşerek küresel ekonomiyi kaçınılmaz bir bloklaşmaya yönlendirdiğine vurgu yaptı.
- "TÜRKİYE, KÜRESEL ÜRETİM ÜSSÜ OLMA POTANSİYELİNİ 'VAZGEÇİLMEZ BİR DÜĞÜM NOKTASI' KİMLİĞİNE DÖNÜŞTÜRDÜ"
Al, oluşturulmak istenen yeni düzenin jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik merkez konumu sayesinde Türkiye'nin küresel üretim üssü olma potansiyelini "vazgeçilmez bir düğüm noktası" kimliğine dönüştürdüğünü ifade ederek, şunları söyledi:
"Organize sanayi bölgeleri, modern ulaşım ağları ve devasa altyapı yatırımlarıyla ürünlerin hedef pazarlara hızla ulaşımını sağlayan lojistik derinlik, dört saatlik uçuş mesafesindeki onlarca ülkeye erişim avantajıyla birleşmektedir. Savunma sanayisindeki teknolojik özerklik ve güçlü diplomatik ağlar, Türkiye'yi istikrarsızlıklar içinde bir 'güvenli ada' olarak konumlandırmaktadır. Ticaret ve enerji hatlarının kesişimindeki bu teknik üstünlük, rasyonel sermayenin 'en az dirençli güvenli yolu' aradığı bu yeni dönemde, Türkiye'yi bloklar arası rekabetin ötesinde sistemik bir merkez haline getirmektedir. Sonuç olarak Türkiye, fiziksel ve dijital akışları kontrol eden 'nodal egemenliği' sayesinde post-realist düzende stratejik bir üretim odağıdır."
Al, Tom Barrack'ın Türkiye ve Suriye'yi dünyanın ana enerji dağıtım merkezi olarak tanımlaması, Putin'in Türkiye'yi Avrupa için en güvenilir yol ve küresel bir doğal gaz üssü ilan etmesi, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve BlackRock Başkanı Laurence Douglas Fink'in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret etmesinin, rasyonel sermayenin 'en az dirençli güvenli yolu' seçtiğinin somut kanıtları olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Al, "Bu yeni jeopolitik topografyada Türkiye'nin 'güvenli ada' ve fiyatın belirlendiği bir enerji borsası olarak konumlanması, ekonomik gücün artık akış kontrolü ve nodal egemenlik üzerinden tanımlandığını teyit etmektedir. Dolayısıyla karşılıklı bağımlılığın yarattığı risklerin teknik derinliğe sahip merkezler vasıtasıyla yönetildiği bu süreç, güç dengesinin dinamik akışlara evrildiği bir post-realist döneme işaret etmektedir." diye konuştu.
Çok Okunanlar