SON DAKİKA
Hava Durumu

Vicdanın Mutlak Butlanı

Yazının Giriş Tarihi: 25.05.2026 10:49
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.05.2026 10:49

İnsan...
Karmaşık bir durum...
Kimine göre sosyal bir hayvan, kimine göre konuşan bir yaratık...
Kimine göre düşünen bir varlık...
Kimine göre ise sadece menfaatinin peşinden koşan bir canlı...
Kimi filozoflara göre akıl sahibi bir beden...
Kimilerine göre duygularıyla yön bulan bir ruh...
Kimine göre bir yolcu...
Kimine göre ise bu dünyaya hükmetmeye çalışan geçici bir misafir...
Kimine göre kendi içinde cennetini de cehennemini de taşıyan bir
muamma...
Kimine göre yaptığı seçimlerin toplamı...
Kimine göre vicdanıyla sınanan bir emanetçi...
Kimine göre iyilik ile kötülük arasında her gün yeniden karar veren bir
irade...
Kimine göre kırıldıkça sertleşen, kimine göre acı çektikçe olgunlaşan bir
imtihan...
Kimine göre unutan ama unutulduğunda incinen bir kalp...
Kimine göre ise nefsinin peşinde savrulan, hakikatin peşinde yorulan bir
arayış...
İnsan...

Bazen merhamet...
Bazen öfke...
Bazen şefkat...
Bazen ihtiras...
Bir yönüyle iyiliğin taşıyıcısı...
Bir yönüyle kötülüğün üreticisi...
Bir tarafıyla vicdan...
Diğer tarafıyla nefis...
Kimi zaman bir çocuğun gözyaşını silecek kadar zarif...

Kimi zaman bir ömrü karartacak kadar acımasız...
Belki de insan; kendi içinde sürekli savaş yaşayan bir varlık...
Akıl ile kalp arasında gidip gelen...
Vicdanıyla nefsi arasında sıkışan...
Doğruyu bildiği hâlde bazen yanlışı seçebilen bir imtihan sahibi...
Çünkü insan bazen kendi hakikatine bile yabancılaşabilir...
Bazen kendini savunurken aslında vicdanını susturduğunu bile fark
edemez...
Bazen alkışlanırken içten içe çürüdüğünü anlayamaz...
Bazen de en büyük kaybının para değil, karakter olduğunu çok geç fark
eder...
Bazen de kalabalıkların içinde alkış toplarken, yalnız başına kaldığında
kendi yüzüne bakamayacak hâle gelir...
İnancımıza göre ise ahsen-i takvim üzere yaratılmış ve esfel-i
safilin çukuruna düşüp kaybolabilen kâinatın halifesi...
Yani bir yönüyle meleklere komşu olabilecek kadar yüce...
Bir yönüyle kendi karanlığında kaybolabilecek kadar zayıf...
Belki de insanı diğer bütün canlılardan ayıran şey tam olarak budur...
İyilik ile kötülük arasında tercih yapabilme kudreti...
İşte tam da bu yüzden insan, yeryüzünün en büyük imkânı olduğu kadar
en büyük felaketi olmaya da adaydır...
Çünkü akıl verilir ama herkes aklını vicdanıyla birlikte kullanamaz...
Güç verilir ama herkes adaletle taşıyamaz...
Makam verilir ama herkes emaneti ehliyle koruyamaz...
Belki de insanı “mutlak butlan” noktasına sürükleyen şey tam olarak
budur...
Özünü inkâr etmesi...
Hakikati bile bile eğip bükmesi...
Doğruyu menfaatine göre yeniden tarif etmeye kalkışması...
Kendini haklı çıkarmak uğruna vicdanını susturması...
Ve zamanla kendi yalanlarına kendisinin bile inanmaya başlaması...
Ve insan kendine yabancılaştığında önce vicdanını, sonra ölçüsünü
kaybeder...
Bugün yaşadığımız toplumsal çürümenin temelinde de biraz bu yok mu
zaten?
İnsanların kendilerini değil, karşısındakini sorgulaması...
Herkesin adalet istemesi ama iş adaleti uygulamaya gelince kendi
mahallesine göre hüküm vermesi...
Herkes dürüst insan arıyor ama kimse kendi vicdan terazisini tartmak
istemiyor...
Çünkü insan bozulduğunda sadece kendisi çürümez...
Dil bozulur...
Vicdan bozulur...

Ahlâk bozulur...
Sonunda toplum dediğimiz yapı da içten içe çöküşe başlar...
Bir toplumun çöküşü bazen yüksek sesle değil; sessiz alışmalarla
başlar...
Önce yanlışlar kanıksanır...
Sonra doğrular yadırganır...
Ve bazı çöküşler vardır ki artık tamir kabul etmez...
İşte hukuk buna “mutlak butlan” der...
Yani başından itibaren hükümsüzlük...
Yani temelden sakatlık...
Yani ne kadar süslenirse süslensin, hakikatte yok hükmünde oluş...
Belki bugün sadece kurumları değil; vicdanlarımızı, ilişkilerimizi,
ahlâkımızı ve insanlığımızı da bu kavram üzerinden yeniden düşünmek
gerekiyor...
Çünkü mesele artık sadece bireysel yozlaşma meselesi değildir...
Mesele; yanlışın normalleşmesi, doğrunun ise garipsenmeye
başlanmasıdır...
En tehlikeli bozulma ise yanlışın sıradanlaşmasıdır...
Bugün insanlar yalanı duyunca şaşırmıyor...
Hırsızlık iddiaları karşısında irkilmiyor...
Adaletsizlik karşısında vicdanı sızlamıyor...
Çünkü toplumun sinir uçlarıyla o kadar oynandı ki artık birçok şey
“olağan” kabul edilmeye başlandı...
Hatta bazı yanlışlar, tekrar edildikçe erdem gibi pazarlanır hâle geldi...
Yalan stratejiye...
İftira siyasi zekâya...
Vicdansızlık ise güç gösterisine dönüştürüldü...
Hakikat ise çoğu zaman safdillik gibi gösterilmeye başlandı...
Oysa bir toplum için en büyük çöküş ekonomik kriz değildir...
En büyük çöküş; utanma duygusunun kaybolmasıdır...
Çünkü insan utanmayı kaybettiği gün, sınırlarını da kaybeder...
Eskiden insanlar yanlış yapmaktan korkardı...
Şimdi ise yanlışın ortaya çıkmasından korkuyor...
Eskiden insanlar “Ne derler?” diye düşünürdü...
Şimdi “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla sessiz
kalmayı tercih ediyor...
Sessizlik büyüdükçe çürüme derinleşiyor...
Çürüme derinleştikçe hakikat yalnızlaşıyor...
Hakikat yalnızlaştıkça da kalabalıklar içinde kimsesiz bir toplum ortaya
çıkıyor...
Çünkü bazı kayıplar görünmezdir... Ama etkisi nesiller boyu sürer...
Belki de bu yüzden bugün en çok kaybettiğimiz şey; güven...
İnsan insana güvenmiyor...

Vatandaş kuruma güvenmiyor...
Gençler yarına güvenmiyor...
Çünkü güvenin olmadığı yerde aidiyet de kalmaz...
Aidiyetin olmadığı yerde fedakârlık olmaz...
Fedakârlığın olmadığı yerde ise toplum, sadece aynı coğrafyada
yaşayan insanların kalabalığına dönüşür...
Kalabalıklar artar ama insanlar birbirine yabancılaşır...
Aynı sokakta yaşayanlar, birbirinin acısına bile temas edemez hâle
gelir...
Çünkü aynı apartmanda yaşayan insanlar bile artık birbirinin derdini
değil, sadece gürültüsünü duyuyor...
İşte tam burada insan yeniden kendine dönmek zorunda...
Çünkü herkes dünyayı düzeltmeye çalışıyor ama kimse aynaya bakmak
istemiyor...
Oysa bazen bir toplumun kurtuluşu büyük devrimlerde değil; küçük
vicdanlarda saklıdır...
Bir insanın yalan söylememesinde...
Bir memurun emanete sahip çıkmasında...
Bir yöneticinin adaletten sapmamasında...
Bir vatandaşın haksızlık karşısında susmamasında...
Bir babanın evladına helal lokma götürme gayretinde...
Bir gencin kirlenmiş düzene rağmen temiz kalabilme direncinde...
Bir insanın kimse görmese bile doğru olanı yapabilmesinde...
Çünkü mutlak butlan sadece hukukta olmaz...
Vicdanın da mutlak butlanı vardır...
Ahlâkın da...
İnsanlığın da...
Ve bazı insanlar yürür... konuşur... makam sahibi olur... alkışlanır...
Ama içten içe çoktan hükümsüz hâle gelmiştir...
Çünkü bazen bir insanın ayakta duruyor olması, gerçekten diri olduğu
anlamına gelmez...
Bazı vicdanlar çoktan çürümüştür...
Bazı ruhlar çoktan hükümsüz kalmıştır...
Ve bazı toplumlar yıkılmadan önce ahlâken çöker...
Bugün televizyon ekranlarını açtığımızda, sosyal medya hesaplarında
dolaştığımızda ya da gündemin içerisinde savrulurken en çok
duyduğumuz kavramlardan biri hâline gelen “mutlak butlan”ı sadece
siyasetin öznesi üzerinden değil; insanın özü üzerinden okumaya
çalıştığımızda ortaya çıkan manzara aslında çok daha sarsıcıdır...
Çünkü mesele yalnızca hukuki ya da siyasi bir tartışma değildir...
Mesele; insanın kendi vicdanıyla, ahlâkıyla ve hakikatle kurduğu ilişkinin
giderek hükümsüz hâle gelmesidir...

Ve o zaman insan, nasıl bir toplum yapısına doğru evrildiğimizi de acı
bir şekilde fark etmeye başlar...
Belki de bugün en büyük ihtiyaç; daha fazla slogan değil, daha fazla
vicdandır...
Çünkü vicdan çöktüğünde kanun yetmez...
Ahlâk çöktüğünde kalabalıklar toplumu ayakta tutamaz...
İnsan kendi içinde hükümsüz hâle geldiğinde ise hiçbir alkış onu
gerçekten kurtaramaz...
Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece nefes almak değil; hâlâ
utanabiliyor, merhamet gösterebiliyor ve vicdanının sesini duyabiliyor
olmasıdır...

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.