Vicdan mı, Fırsat mı? Yoksa Maskelenmiş Çifte Standart mı?
Yazının Giriş Tarihi: 20.04.2026 21:42
Yazının Güncellenme Tarihi: 20.04.2026 21:44
Bazen bir toplumun gerçek sınavı, yaşadığı acılar değil; o acılar
karşısında nasıl davrandığı, bu acılara karşı verdiği tepki ve
sergilediği duruştur...
Bir acı veya felaket yaşandığında herkes aynı şeyi görmez ve
aynı şeyi hissetmez normal olarak da herkes aynı şeyi
düşünmez...
Tıpkı Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşadıklarımızda olduğu
gibi...
Biliyorsunuz 14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir
okula silahla girildi... Açılan ateş sonucu 16 kişi yaralandı,
saldırgan öldü.
Henüz bu acının sarsıntısı devam ederken, bu defa ertesi gün
Kahramanmaraş’ta bir ortaokul hedef alındı... Bu kez saldırgan
dahil 10 kişi hayatını kaybetti.
Acımız tarifsiz... Acımız büyük... Milletimizin başı sağ olsun...
Allah acılı ailelere sabır versin... Rabbim milletimize bir daha
böylesi ve benzeri acılar göstermesin...
İşte kırılma tam da burada kırılma başlıyor ve herkes
davranışlarıyla gerçek niyetini ortaya koyuyor...
Kimisi acılar henüz taze, gönüller buruk, gözler yaşlıyken ve
feryatlar ülkenin dört bir yanını sarmışken; fırsat bu fırsat telaşı
ve fırsatçılık refleksiyle yaşananları siyasi ganimete çevirmek
için bu tarifsiz acıları bahane ederek ülkenin birçok yerinde
protesto gösterileri başlatıldı...
Ve bu yaşananlarla birlikte ortaya dökülen tablo, ister istemez
vicdanları da sorgulamaya sevk etti.
Bu tarifsiz bir acının ortasında gördük ki:
Bazıları için mesele acı değil... Çözüm önerisi sunmak hiç değil
hele hele empati kurup “bu yaşananlarda benim ne kadar
sorumluluğum ne kadar” muhasebesini yapmak yerine, o acının
nasıl kullanıldığı görünür hâle geldi.
Çünkü olaylar sonrası yaşananlara bakıldığında,
Sahne tanıdık...
Yüzler tanıdık...
Flamalar tanıdık...
Sloganlar bile tanıdık...
Hepsi çalışılmış, talimli, ritimli... Ezberlenmiş gibi adeta
önceden yazılmış bir senaryonun tekrar tekrar sahnelenmesi
gibi.
“Okullarda polisin ne işi var?” diye polisin okulların etrafında
trafik tedbirlerini almak için dahi olsa bulunmasından rahatsız
olanlar; doksan derecelik bir kırılma ile yörünge değiştirip “polis
nerede?” diye sloganlar atarak kortejin en önünde yürüdüler.
Artık çifte standardın bu kadarı dahi şaşırtmıyor... Sadece mide
bulandırıyor ve toplum vicdanında derin bir rahatsızlık bırakıyor.
Evet yürümek hak...
Bağırmak hak...
İfade özgürlüğü elbette herkes için var...
Yürüsünler, bağırsınlar...
Ama...
İşte o “ama” var ya...
Meselenin düğümü tam da orada atılıyor.
Çünkü işin içine “ama” girip dün söylenenler ile bugün yapılanlar
sorgulanmaya başlayınca gerçekler birer birer ortaya dökülüyor.
Mesela;
CHP’li Görele Belediye Başkanı’nın taciz ettiği 16 yaşındaki
kızımızın ölümü başta olmak üzere, benzer rezillikler karşısında
üç maymunu oynayanlar... O zaman “İstifa” kelimesini
ağızlarına almayanlar...
Bugün aynı ağızla “Milli Eğitim Bakanı istifa!” diye haykırıyorlar.
Kendi kapısının önünü görmeyenlerin, başkasının çatısını
yıkmaya kalkması gibi tezat, karmaşık ve vahim bir durum...
Ortalık ateş çemberi iken birileri tanıdık sloganlar ve flamalar
ile meydanlarda...
İşte mesele tam olarak bu çelişkinin, bu tutarsızlığın kendisidir.
Taciz, cinayet, rüşvet, ihaleye fesat...
Belediyelerde yaşanan skandallar ayyuka çıkmış...
İşe alımlar, ilişkiler, kirli düzen ortada...
Ama bunlar için ne sokak var, ne slogan, ne de “istifa” çağrısı...
“Suçlananlar mahkemede hesap versin” bile diyemedikleri için
açılan davaları, yapılan soruşturmalar ve tutuklamalar için
“siyasi” diyerek yapılanları savunanlar; konu başkaldırı olunca
bir anda en sert muhalif kesiliyor.
Bu defa öğrenciler için meydanları çıktığını söyleyenler,
öğrencilerini korumak için saldırganın kurşunlarına kendini siper
eden öğretmeni görmezden geliyor; bu yetmezmiş gibi organize
olduğu her hallerinden belli olan bir grup bazı hadsizler sosyal
medyada öğretmen başörtülü olduğu için kin ve nefret dolu, akıl
ve izan dışı paylaşımlar yapmaktan çekinmiyor...
Ve ilk hedef:
Milli Eğitim Bakanı...
Neden?
Çünkü hazır hedef...
Çünkü konu biraz irtica biraz da tarikat ile soslandığı zaman
alıcısı her zaman hazır hem üzüm yemek hem de bağcı dövmek
için her ortam hazır...
“Milli Eğitim Bakanı istifa etsin...”
Neye göre?
Kime göre?
Neden?
Niçin?
Sokakta bağıranlar istedi diye mi?
Gerçekten öyle mi? Yoksa bu sadece öfkenin yön bulmuş hâli
mi?
Evinde bilmem kaç silahı olan ve yasak olduğu halde polislerin
atış poligonda 14 yaşındaki oğluna atış talimi yaptıran birinci
sınıf polis müdürü babanın ve edebiyat öğretmeni tişörtlü
annenin sorumluluğu, ucu kendilerine dokunacağı için hiç
gündeme gelmiyor, sorgulanmıyor adeta dikkatlerden kaçırılmak
için özel bir gayret gösteriliyor...
Ama öğrenciyi sorunlu gördüğü için göz hapsinde tutan, takip
eden müdür yardımcısını baskıcı diye yaftalayıp görevden
alınmasında parmağı olanlar hiç hatırlanmıyor...
Okulların yönetiminden il genelinde sorumlu il milli eğitim
müdürlüğü görevimden istifa eden/alınan müdürün sorumluluğu
kimseye bir şey hatırlatmıyor...
Laf kalabalığı ile teflon tava gibi kendilerine hiçbir suçlamanın
yapışmayacağını zannedenler, kendi sorumluluklarını ve
mesuliyetlerini unutturmak için “Milli Eğitim Bakanı istifa etsin...”
diye görev yerlerini terk edip meydanlara çıkarak tempo
tutuyorlar...
Oysaki sokaktakilerin bitmek tükenmek bilmeyen, hiçbiri milli ve
yerli olmayan istek ve taleplerini çok iyi biliyoruz...
Boğaz köprüsü, baraj, otoyol; İHA, SİHA yapılmasın... Kanal
İstanbul projesinden vazgeçilsin... Bilmem kaç gündür içeride
tutuklu bulunan bilmem kim derhal serbest bırakılsın...
Sonrası mı?
İnanın sonrası dediğinizde de talepleri ve istekleri hiç bitmez...
Talep ettiklerinin liste uzar gider...
Adalet Bakanı da istifa etsin...
İçişleri Bakanı da...
Yetmez, hükümet komple gitsin...
Cumhurbaşkanı da...
Yetmez, yargılansın...
Yetmez, idam edilsin...
Yetmez...
Bu ülkede iktidara oy verenler cezalandırılsın...
Seçimler ve seçim sistemi değişsin...
Açık oy, gizli tasnif...
İl başkanları vali olsun...
Bizim partiye oy verenlerin bir oyu on oy, diğer partiye oy
verenlerin on oyu ise bir oy sayılsın...
Son perde:
İmam-Hatip Liseleri kapatılsın...
Diyanet kapatılsın...
Ezan Türkçeye çevrilsin...
Bakın...
Konu nereden nereye geldi...
Millet öğretmenini, öğrencisini kaybetmiş...
Canı yanıyor...
Toplum yas tutuyor...
Ama bazıları hâlâ fırsat kolluyor...
Ve işte tam burada, vicdan ile fırsat arasındaki o ince çizgi
bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Kimse, kimsenin siyasi fantezilerine katılmak ve katlanmak
zorunda değil.
Bu acı, istismar edilecek bir malzeme değil.
İktidar kendi yetki alanında, muhalefet kendi siyasi zemininde;
bakan bakanlığında, müdür müdürlüğünde, öğretmen
öğretmenliğinin bilinç ve sorumluluğu ile hareket etmeli ve
çözüm üretmelidir.
Hiç kimse, kendisini bu ülkenin sahibi gibi görerek devletin
kurumlarına; polisimize, askerimize, hâkimimize, savcımıza,
öğretmenimize ve imamımıza karşı saygısızlıkta bulunamaz,
onları hedef haline getiremez ve getirilmemelidir de...
Hele ki sokaklar bir güç gösterisi alanı değil, toplumsal düzenin
parçası olduğu unutulmamalı; bu ahengi zedeleyecek her türlü
eylem ve söylemden de uzak durulmalıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hasan Kaya
Vicdan mı, Fırsat mı? Yoksa Maskelenmiş Çifte Standart mı?
Bazen bir toplumun gerçek sınavı, yaşadığı acılar değil; o acılar
karşısında nasıl davrandığı, bu acılara karşı verdiği tepki ve
sergilediği duruştur...
Bir acı veya felaket yaşandığında herkes aynı şeyi görmez ve
aynı şeyi hissetmez normal olarak da herkes aynı şeyi
düşünmez...
Tıpkı Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşadıklarımızda olduğu
gibi...
Biliyorsunuz 14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir
okula silahla girildi... Açılan ateş sonucu 16 kişi yaralandı,
saldırgan öldü.
Henüz bu acının sarsıntısı devam ederken, bu defa ertesi gün
Kahramanmaraş’ta bir ortaokul hedef alındı... Bu kez saldırgan
dahil 10 kişi hayatını kaybetti.
Acımız tarifsiz... Acımız büyük... Milletimizin başı sağ olsun...
Allah acılı ailelere sabır versin... Rabbim milletimize bir daha
böylesi ve benzeri acılar göstermesin...
İşte kırılma tam da burada kırılma başlıyor ve herkes
davranışlarıyla gerçek niyetini ortaya koyuyor...
Kimisi acılar henüz taze, gönüller buruk, gözler yaşlıyken ve
feryatlar ülkenin dört bir yanını sarmışken; fırsat bu fırsat telaşı
ve fırsatçılık refleksiyle yaşananları siyasi ganimete çevirmek
için bu tarifsiz acıları bahane ederek ülkenin birçok yerinde
protesto gösterileri başlatıldı...
Ve bu yaşananlarla birlikte ortaya dökülen tablo, ister istemez
vicdanları da sorgulamaya sevk etti.
Bu tarifsiz bir acının ortasında gördük ki:
Bazıları için mesele acı değil... Çözüm önerisi sunmak hiç değil
hele hele empati kurup “bu yaşananlarda benim ne kadar
sorumluluğum ne kadar” muhasebesini yapmak yerine, o acının
nasıl kullanıldığı görünür hâle geldi.
Çünkü olaylar sonrası yaşananlara bakıldığında,
Sahne tanıdık...
Yüzler tanıdık...
Flamalar tanıdık...
Sloganlar bile tanıdık...
Hepsi çalışılmış, talimli, ritimli... Ezberlenmiş gibi adeta
önceden yazılmış bir senaryonun tekrar tekrar sahnelenmesi
gibi.
“Okullarda polisin ne işi var?” diye polisin okulların etrafında
trafik tedbirlerini almak için dahi olsa bulunmasından rahatsız
olanlar; doksan derecelik bir kırılma ile yörünge değiştirip “polis
nerede?” diye sloganlar atarak kortejin en önünde yürüdüler.
Artık çifte standardın bu kadarı dahi şaşırtmıyor... Sadece mide
bulandırıyor ve toplum vicdanında derin bir rahatsızlık bırakıyor.
Evet yürümek hak...
Bağırmak hak...
İfade özgürlüğü elbette herkes için var...
Yürüsünler, bağırsınlar...
Ama...
İşte o “ama” var ya...
Meselenin düğümü tam da orada atılıyor.
Çünkü işin içine “ama” girip dün söylenenler ile bugün yapılanlar
sorgulanmaya başlayınca gerçekler birer birer ortaya dökülüyor.
Mesela;
CHP’li Görele Belediye Başkanı’nın taciz ettiği 16 yaşındaki
kızımızın ölümü başta olmak üzere, benzer rezillikler karşısında
üç maymunu oynayanlar... O zaman “İstifa” kelimesini
ağızlarına almayanlar...
Bugün aynı ağızla “Milli Eğitim Bakanı istifa!” diye haykırıyorlar.
Kendi kapısının önünü görmeyenlerin, başkasının çatısını
yıkmaya kalkması gibi tezat, karmaşık ve vahim bir durum...
Ortalık ateş çemberi iken birileri tanıdık sloganlar ve flamalar
ile meydanlarda...
İşte mesele tam olarak bu çelişkinin, bu tutarsızlığın kendisidir.
Taciz, cinayet, rüşvet, ihaleye fesat...
Belediyelerde yaşanan skandallar ayyuka çıkmış...
İşe alımlar, ilişkiler, kirli düzen ortada...
Ama bunlar için ne sokak var, ne slogan, ne de “istifa” çağrısı...
“Suçlananlar mahkemede hesap versin” bile diyemedikleri için
açılan davaları, yapılan soruşturmalar ve tutuklamalar için
“siyasi” diyerek yapılanları savunanlar; konu başkaldırı olunca
bir anda en sert muhalif kesiliyor.
Bu defa öğrenciler için meydanları çıktığını söyleyenler,
öğrencilerini korumak için saldırganın kurşunlarına kendini siper
eden öğretmeni görmezden geliyor; bu yetmezmiş gibi organize
olduğu her hallerinden belli olan bir grup bazı hadsizler sosyal
medyada öğretmen başörtülü olduğu için kin ve nefret dolu, akıl
ve izan dışı paylaşımlar yapmaktan çekinmiyor...
Ve ilk hedef:
Milli Eğitim Bakanı...
Neden?
Çünkü hazır hedef...
Çünkü konu biraz irtica biraz da tarikat ile soslandığı zaman
alıcısı her zaman hazır hem üzüm yemek hem de bağcı dövmek
için her ortam hazır...
“Milli Eğitim Bakanı istifa etsin...”
Neye göre?
Kime göre?
Neden?
Niçin?
Sokakta bağıranlar istedi diye mi?
Gerçekten öyle mi? Yoksa bu sadece öfkenin yön bulmuş hâli
mi?
Evinde bilmem kaç silahı olan ve yasak olduğu halde polislerin
atış poligonda 14 yaşındaki oğluna atış talimi yaptıran birinci
sınıf polis müdürü babanın ve edebiyat öğretmeni tişörtlü
annenin sorumluluğu, ucu kendilerine dokunacağı için hiç
gündeme gelmiyor, sorgulanmıyor adeta dikkatlerden kaçırılmak
için özel bir gayret gösteriliyor...
Ama öğrenciyi sorunlu gördüğü için göz hapsinde tutan, takip
eden müdür yardımcısını baskıcı diye yaftalayıp görevden
alınmasında parmağı olanlar hiç hatırlanmıyor...
Okulların yönetiminden il genelinde sorumlu il milli eğitim
müdürlüğü görevimden istifa eden/alınan müdürün sorumluluğu
kimseye bir şey hatırlatmıyor...
Laf kalabalığı ile teflon tava gibi kendilerine hiçbir suçlamanın
yapışmayacağını zannedenler, kendi sorumluluklarını ve
mesuliyetlerini unutturmak için “Milli Eğitim Bakanı istifa etsin...”
diye görev yerlerini terk edip meydanlara çıkarak tempo
tutuyorlar...
Oysaki sokaktakilerin bitmek tükenmek bilmeyen, hiçbiri milli ve
yerli olmayan istek ve taleplerini çok iyi biliyoruz...
Boğaz köprüsü, baraj, otoyol; İHA, SİHA yapılmasın... Kanal
İstanbul projesinden vazgeçilsin... Bilmem kaç gündür içeride
tutuklu bulunan bilmem kim derhal serbest bırakılsın...
Sonrası mı?
İnanın sonrası dediğinizde de talepleri ve istekleri hiç bitmez...
Talep ettiklerinin liste uzar gider...
Adalet Bakanı da istifa etsin...
İçişleri Bakanı da...
Yetmez, hükümet komple gitsin...
Cumhurbaşkanı da...
Yetmez, yargılansın...
Yetmez, idam edilsin...
Yetmez...
Bu ülkede iktidara oy verenler cezalandırılsın...
Seçimler ve seçim sistemi değişsin...
Açık oy, gizli tasnif...
İl başkanları vali olsun...
Bizim partiye oy verenlerin bir oyu on oy, diğer partiye oy
verenlerin on oyu ise bir oy sayılsın...
Son perde:
İmam-Hatip Liseleri kapatılsın...
Diyanet kapatılsın...
Ezan Türkçeye çevrilsin...
Bakın...
Konu nereden nereye geldi...
Millet öğretmenini, öğrencisini kaybetmiş...
Canı yanıyor...
Toplum yas tutuyor...
Ama bazıları hâlâ fırsat kolluyor...
Ve işte tam burada, vicdan ile fırsat arasındaki o ince çizgi
bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Kimse, kimsenin siyasi fantezilerine katılmak ve katlanmak
zorunda değil.
Bu acı, istismar edilecek bir malzeme değil.
İktidar kendi yetki alanında, muhalefet kendi siyasi zemininde;
bakan bakanlığında, müdür müdürlüğünde, öğretmen
öğretmenliğinin bilinç ve sorumluluğu ile hareket etmeli ve
çözüm üretmelidir.
Hiç kimse, kendisini bu ülkenin sahibi gibi görerek devletin
kurumlarına; polisimize, askerimize, hâkimimize, savcımıza,
öğretmenimize ve imamımıza karşı saygısızlıkta bulunamaz,
onları hedef haline getiremez ve getirilmemelidir de...
Hele ki sokaklar bir güç gösterisi alanı değil, toplumsal düzenin
parçası olduğu unutulmamalı; bu ahengi zedeleyecek her türlü
eylem ve söylemden de uzak durulmalıdır.