Bence doğrusu “ilahi adalettir...” Ama bazıları “etme bulma
dünyasıdır” da der.
Çoğu zaman cevabından kaçar ama yine de ısrarla sorar:
“Eden bulur mu?”
“Burası gerçekten etme bulma dünyası mı?”
Hatta çoğu zaman, yaşananları gördükçe, yaşatanlar için içimizden şu
geçer:
“İnsan, kırdığı yerden mi kırılır?”
Bu soruların kesin ve anlık cevapları yoktur.
Çünkü hikmetinden sual olunmayan Rabbimin ilahi adaletinin hesabı
hemen kesilmez; geciktirilir, bekletilir... Ve çoğu zaman da
unutturulur.
Elbette bunun da birçok sebebi ve hikmeti vardır.
Ama şunu da biliriz ki: Mazlum affetmedikçe, tövbe kabul
edilmedikçe; ilahi adaletin hafızasından hiçbir şey silinmez.
Günlük hayatın içinde yaşananlara ve yaşatılanlara, ilahi adalet
terazisiyle biraz dikkatle baktığınızda; geçmişte yapılanların,
söylenenlerin ve özellikle yaşatılanların bir şekilde geri döndüğünü
sadece görmezsiniz—yüzleşirsiniz.
Ağlayanın malının gülene fayda etmediğini...
Ekmek ile oynayanın, bir gün o ekmeğe muhtaç olduğunu...
Huzur bozanın, ömrü boyunca huzur bulamadığını...
Kınayanın kınandığını...
Kuyu kazanın, kendi kazdığı kuyuya düştüğünü...
İftira atanın, aynı ile imtihan olduğunu...
Bazen aynı şekilde, bazen bambaşka bir biçimde...
Ama asla karşılıksız değil.
Ama mutlaka bir karşılıkla.
Bu durum sadece bireysel hayatlarla sınırlı değildir—hiçbir
zaman da olmadı.
Siyaset sahnesi de bunun en çarpıcı, en sert, en ibretlik örnekleriyle
doludur.
Nitekim Adnan Menderes, halkın tercih ettiği siyasi uygulamaları
nedeniyle kanlı bir askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmış, halkın
iradesi açıkça yok sayılmıştır.
Yetmemiş; kamuoyu önünde ağır bir itibarsızlaştırma kampanyasına
maruz bırakılmış, adeta planlı bir itibar suikastına uğratılmıştır.
Yargılamalar ve ardından gelen idam, Türkiye’nin demokrasi
hafızasında silinmeyecek bir iz değil; kapanmayan bir yara bırakmıştır.
Benzer şekilde Necmettin Erbakan da siyasi hayatı boyunca yoğun
tartışmaların ve sert suçlamaların hedefi hâline getirilmiş; halkın
oylarıyla seçilmiş olduğu bile görmezden gelinmiştir.
Müslüm Gündüz, Fadime Şahin ve Ali Kalkancı gibi isimler üzerinden
servis edilen, kamuoyunu yönlendirmeye dönük kurgularla sistemli
biçimde yıpratılmıştır—gerçekten çok, algı konuşturulmuştur.
28 Şubat Süreci olarak anılan dönemde, Sincan’da tankların
yürütülmesi gibi açık güç gösterilerinin gölgesinde kurduğu hükümet
dağıtılmış; partisi kapatılmıştır.
Bu, sadece bir siyasi müdahale değil; açık bir irade bastırmadır.
Aynı dönemlerde ve sonrasında, dinî kimlikler ve temsilcileri de hedef
alınmış; kamuoyunu yönlendirmeye dönük, çoğu zaman tartışmalı
içeriklerle itibarsızlaştırma kampanyaları yürütülmüştür.
Daha da ötesinde, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav),
Ashab-ı Kiram ve İslam büyükleri hakkında dahi incitici ve ayrıştırıcı
söylemler üretilmiştir; maalesef günümüzde de hâlen devam
etmektedir.
Bu dil, yalnızca şahıslara değil; doğrudan toplumun ortak değerlerine
yönelmiş derin bir hafıza yarası olarak kalmıştır.
Yakın ve uzak tarihimize baktığımızda bununla sınırlı kalmadığını da
açıkça görürüz:
Seçilmiş hükümetlerin muhtıralarla hizaya çekildiği, partilerin
kapatıldığı, fikirlerin değil insanların yargılandığı, medya gücüyle
itibarsızlaştırma kampanyalarının yürütüldüğü sayısız örnek...
Bazen bir manşetle, bazen bir mahkeme kararıyla, bazen de ustaca
kurgulanmış bir algıyla...
İnsanların hayatlarına, itibarlarına ve temsil ettikleri değerlere
müdahale edilmiştir—hem de göz göre göre.
Ama zaman geçtikçe, aynı yöntemlerin farklı kişiler üzerinde
tekrarlandığına şahit olunur.
Bugün başkasına yapılanın, yarın başkasının başına gelmesi...
Dün alkışlanan bir yöntemin, bugün yerden yere vurulan bir araca
dönüşmesi...
Bu bir döngüdür.
Ve bu döngü, tesadüfle açıklanamaz.
Belki de bütün bunlara “tesadüf” demek, gerçeğin üzerini örtmekten
başka bir şey değildir—hatta bir kaçıştır.
Bugün yaşananlara ilahi adalet ve siyaset gözlüğünden baktığınızda,
birçok şey sanki kendiliğinden yerine oturmaz—yerine oturtulur.
Ve insan ister istemez şu soruyu sorar:
Bu gerçekten bir rastlantı mı...
Yoksa gecikmiş bir hesabın sessiz ama kaçınılmaz tecellisi mi?
İşte tam da burada, başa döneriz:
“Eden bulur mu?”
Adına ister benim gibi “ilahi adalet” deyin, ister hayatın değişmez
dengesi...
Ama ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var:
Hiçbir söz, hiçbir davranış, hiçbir tutum yok olmaz.
Sadece zamanın içinde yer değiştirir.
Kötü niyetle atılan ok, bir gün dönüp sahibini bulur—şaşmaz.
Ve günü geldiğinde; yapılan da, yaptırılan da, sessiz kalınan da bir bir
ortaya çıkar—hiçbiri saklı kalmaz.
Herkes, er ya da geç, kendi hikâyesinin hesabıyla yüzleşir.
28 Şubat’ta darbecilerin yanında duranlar...
Değirmenine su taşıyanlar...
Zamanın güçlüleri...
Bugün neredeler?
İnançları nedeniyle insanları ayrıştıranlar,
itibar suikastı için senaryolar kuranlar...
Şimdi ne hâldeler?
Asıl hesap, insanın kendinden kaçamadığı yerde başlar—ve orada
kimse saklanamaz.
Hiç kimse yaptığının gölgesinden kaçamaz.
Hiç kimse yaşattığını yaşamadan ölmez.
Bugün siyasete ilahi adalet penceresinden baktığınızda, öyle anlar
vardır ki...
Artık izah değil, sadece izlemek kalır.
Çünkü bazı gerçekler anlatılmaz—gösterilir.
Ve belki de en ağır, en sert gerçek şudur:
Hesap gecikir... ama asla düşmez—Rabbimin takdiri ile bir gün mutlaka kesilir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hasan Kaya
Politika ve İlahi Adalet...
Bence doğrusu “ilahi adalettir...” Ama bazıları “etme bulma
dünyasıdır” da der.
Çoğu zaman cevabından kaçar ama yine de ısrarla sorar:
“Eden bulur mu?”
“Burası gerçekten etme bulma dünyası mı?”
Hatta çoğu zaman, yaşananları gördükçe, yaşatanlar için içimizden şu
geçer:
“İnsan, kırdığı yerden mi kırılır?”
Bu soruların kesin ve anlık cevapları yoktur.
Çünkü hikmetinden sual olunmayan Rabbimin ilahi adaletinin hesabı
hemen kesilmez; geciktirilir, bekletilir... Ve çoğu zaman da
unutturulur.
Elbette bunun da birçok sebebi ve hikmeti vardır.
Ama şunu da biliriz ki: Mazlum affetmedikçe, tövbe kabul
edilmedikçe; ilahi adaletin hafızasından hiçbir şey silinmez.
Günlük hayatın içinde yaşananlara ve yaşatılanlara, ilahi adalet
terazisiyle biraz dikkatle baktığınızda; geçmişte yapılanların,
söylenenlerin ve özellikle yaşatılanların bir şekilde geri döndüğünü
sadece görmezsiniz—yüzleşirsiniz.
Ağlayanın malının gülene fayda etmediğini...
Ekmek ile oynayanın, bir gün o ekmeğe muhtaç olduğunu...
Huzur bozanın, ömrü boyunca huzur bulamadığını...
Kınayanın kınandığını...
Kuyu kazanın, kendi kazdığı kuyuya düştüğünü...
İftira atanın, aynı ile imtihan olduğunu...
Bazen aynı şekilde, bazen bambaşka bir biçimde...
Ama asla karşılıksız değil.
Ama mutlaka bir karşılıkla.
Bu durum sadece bireysel hayatlarla sınırlı değildir—hiçbir
zaman da olmadı.
Siyaset sahnesi de bunun en çarpıcı, en sert, en ibretlik örnekleriyle
doludur.
Nitekim Adnan Menderes, halkın tercih ettiği siyasi uygulamaları
nedeniyle kanlı bir askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmış, halkın
iradesi açıkça yok sayılmıştır.
Yetmemiş; kamuoyu önünde ağır bir itibarsızlaştırma kampanyasına
maruz bırakılmış, adeta planlı bir itibar suikastına uğratılmıştır.
Yargılamalar ve ardından gelen idam, Türkiye’nin demokrasi
hafızasında silinmeyecek bir iz değil; kapanmayan bir yara bırakmıştır.
Benzer şekilde Necmettin Erbakan da siyasi hayatı boyunca yoğun
tartışmaların ve sert suçlamaların hedefi hâline getirilmiş; halkın
oylarıyla seçilmiş olduğu bile görmezden gelinmiştir.
Müslüm Gündüz, Fadime Şahin ve Ali Kalkancı gibi isimler üzerinden
servis edilen, kamuoyunu yönlendirmeye dönük kurgularla sistemli
biçimde yıpratılmıştır—gerçekten çok, algı konuşturulmuştur.
28 Şubat Süreci olarak anılan dönemde, Sincan’da tankların
yürütülmesi gibi açık güç gösterilerinin gölgesinde kurduğu hükümet
dağıtılmış; partisi kapatılmıştır.
Bu, sadece bir siyasi müdahale değil; açık bir irade bastırmadır.
Aynı dönemlerde ve sonrasında, dinî kimlikler ve temsilcileri de hedef
alınmış; kamuoyunu yönlendirmeye dönük, çoğu zaman tartışmalı
içeriklerle itibarsızlaştırma kampanyaları yürütülmüştür.
Daha da ötesinde, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav),
Ashab-ı Kiram ve İslam büyükleri hakkında dahi incitici ve ayrıştırıcı
söylemler üretilmiştir; maalesef günümüzde de hâlen devam
etmektedir.
Bu dil, yalnızca şahıslara değil; doğrudan toplumun ortak değerlerine
yönelmiş derin bir hafıza yarası olarak kalmıştır.
Yakın ve uzak tarihimize baktığımızda bununla sınırlı kalmadığını da
açıkça görürüz:
Seçilmiş hükümetlerin muhtıralarla hizaya çekildiği, partilerin
kapatıldığı, fikirlerin değil insanların yargılandığı, medya gücüyle
itibarsızlaştırma kampanyalarının yürütüldüğü sayısız örnek...
Bazen bir manşetle, bazen bir mahkeme kararıyla, bazen de ustaca
kurgulanmış bir algıyla...
İnsanların hayatlarına, itibarlarına ve temsil ettikleri değerlere
müdahale edilmiştir—hem de göz göre göre.
Ama zaman geçtikçe, aynı yöntemlerin farklı kişiler üzerinde
tekrarlandığına şahit olunur.
Bugün başkasına yapılanın, yarın başkasının başına gelmesi...
Dün alkışlanan bir yöntemin, bugün yerden yere vurulan bir araca
dönüşmesi...
Bu bir döngüdür.
Ve bu döngü, tesadüfle açıklanamaz.
Belki de bütün bunlara “tesadüf” demek, gerçeğin üzerini örtmekten
başka bir şey değildir—hatta bir kaçıştır.
Bugün yaşananlara ilahi adalet ve siyaset gözlüğünden baktığınızda,
birçok şey sanki kendiliğinden yerine oturmaz—yerine oturtulur.
Ve insan ister istemez şu soruyu sorar:
Bu gerçekten bir rastlantı mı...
Yoksa gecikmiş bir hesabın sessiz ama kaçınılmaz tecellisi mi?
İşte tam da burada, başa döneriz:
“Eden bulur mu?”
Adına ister benim gibi “ilahi adalet” deyin, ister hayatın değişmez
dengesi...
Ama ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var:
Hiçbir söz, hiçbir davranış, hiçbir tutum yok olmaz.
Sadece zamanın içinde yer değiştirir.
Kötü niyetle atılan ok, bir gün dönüp sahibini bulur—şaşmaz.
Ve günü geldiğinde; yapılan da, yaptırılan da, sessiz kalınan da bir bir
ortaya çıkar—hiçbiri saklı kalmaz.
Herkes, er ya da geç, kendi hikâyesinin hesabıyla yüzleşir.
28 Şubat’ta darbecilerin yanında duranlar...
Değirmenine su taşıyanlar...
Zamanın güçlüleri...
Bugün neredeler?
İnançları nedeniyle insanları ayrıştıranlar,
itibar suikastı için senaryolar kuranlar...
Şimdi ne hâldeler?
Asıl hesap, insanın kendinden kaçamadığı yerde başlar—ve orada
kimse saklanamaz.
Hiç kimse yaptığının gölgesinden kaçamaz.
Hiç kimse yaşattığını yaşamadan ölmez.
Bugün siyasete ilahi adalet penceresinden baktığınızda, öyle anlar
vardır ki...
Artık izah değil, sadece izlemek kalır.
Çünkü bazı gerçekler anlatılmaz—gösterilir.
Ve belki de en ağır, en sert gerçek şudur:
Hesap gecikir... ama asla düşmez—Rabbimin takdiri ile bir gün mutlaka kesilir.