Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür Haber, Türkiye ve dünyadan önemli olan Son dakika, Güncel, Teknoloji, Magazin ve Siyaset haberlerini okuyabilirsiniz.

SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Menü
Ara
Facebook Twitter
ANASAYFAGÜNDEMSİYASETSPOREKONOMİ SEYAHAT TEKNOLOJİ YAZARLAR FOTO VİDEO

Ziya Polat

Özgün ve özgür olmak adına

Facebook Twitter Linkedin WhatsApp Tumblr Yazdır Büyüt Küçült

Bizdeki genç ve orta yaş kuşak, “hazır satın aldığı” entelektüel düzey kabardıkça, kendine ait manevî değerleri aforoz etme ve modernleşmek adına Batıya öykünme eğilimine giriyor.
Kaldı ki, serde hiçbir zaman “Batılı” olmamış, sadece şeklen benzemeye çalışmış bir ulusa mensup olduğu halde.
Bu konuyla alakalı üstat Cemil Meriç'in, harika bir çıkarımı var.
Diyor ki; bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız. Osmanlı yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman… Olympos Dağı‘nın çocukları, Hıra Dağı'nın evlatlarını hep bu gözle gördüler.
Soruyorum; istediğimiz kadar seküler yaşayalım, istediğimiz kadar dekolte giyelim, istediğimiz kadar Türkçe kelimelerin arasına İngilizce kelimeler serpiştirelim yani ne yaparsak yapalım, onların gözündeki o “meşum Osmanlılığı” silebilir miyiz?
O halde, bu kendine yabancılaşma hevesi neden?
“Kendi kültürü ile ilgisi olmayan insan, ülkesinin yabancısıdır” der, Ludwig Tieck.
Ülkesine yabancı bir jenerasyonun yetişmesi, millî intihardan başka nedir ki!
Yahu daha anne karnındayken dini, dili, ırkı yani onu o yapan bütün kültler tanımlanmışken, bunları bir kenara itip de neden farklılıklar peşinde koşmaya kalkar ki bir insan?
Lafı daha fazla dolandırmayayım da, bizden pay biçeyim.
Özellikle ergenlerde sık rastladığım bir durum bu. Kendi örf ve ananelerine sarılmak, korumak, dış dünyaya tanıtmak yerine; hunharca insanlığa eziyet etmiş, kırmış, bölmüş, parçalamış, sömürmüş Avrupa'nın çürük dalına tutunma ihtiyacı duyuyorlar ve emin olun, bilinçaltlarına işlenen -sistematik asimilasyon- politikalarına maruz kalıyorlar;
1) Önce kendi değerlerine muhalif ol!
2) Sonra farklı değerlere sempati duy!
3) Ardından onlar gibi düşün, onlar gibi konuş ve onlar gibi yaşa!
Gençlerimiz şu an birinciyi tamamladı, ikinci safhaya geçtiler ve üçüncüye doğru koşar adımlarla yol alıyorlar.
Tabii böyle bir durumda, çeşitli sosyolojik yıkıntılar da peşi sıra geliyor.
Mesela en bariz yaşananı, iki arada bir derede kalma hâlimiz. Sorunun ana kaynağı, her ne kadar sırtımızı Anadolu ve İslâm kültürüne dayasak da, yüzümüzü seküler Batıya dönmemizdir. Yani iki farklı medeniyet çıkmazı arasında sıkışıp kalmamız; ne oradan olmamız, ne buradan. Ne şarklı ne garplı...
Avrupaî öğretiler kulağımıza “gez, eğlen, coş; istediğini giyin, istediğini ye, istediğini iç, sen özgürsün” diye fısıldarken öz Anadolu kültürü, “sakın ha! Öğretilerimden dışarı çıkarsan, seni mahvederim” diyor, otoritesini en sert tavırla ortaya koyuyor.
Sonra ne mi oluyor?
Nefsine kulak verenler Avrupaî yaşam tarzını seçerken, atalarına kulak verenler daha muhafazakâr yaşam tarzında kalmayı yeğliyor. İşte asıl kavga da burada filizleniyor! Her iki kesim birbirini acımasızca tahkir ediyor ve maalesef, toplum içerisinde hizipleşmeye yol açılıyor. Seküler/Batıcı kanat ayrı koldan gidiyor, muhafazakâr kanat ayrı… Bu hizipçi yaklaşım ve düşünsel periferideki yozlaşmalar, sadece halk arasında değil, Tanzimat döneminden sonra, ülkemizin geleceğini şekillendiren “ulema” kesiminde de hissedilir oldu.
Bu hadiseyi daha iyi anlatabilmek adına bir örnekle detaylandırmam gerekirse; mikrop, vücuda girdiğinde kolayca çoğalır ve kısa sürede yatağa düşürür. Kendi tebaasına düşman yetişen aydınlar da böyledir; mikrop gibi halkın ruhuna, zihnine, sinir sistemine yani her zerresine sirayet eder ve ele geçirirler. Böylesine bakteriyel ortamdaki hasta ya dermanını arayıp iyileşmenin yoluna bakacak ya da hastalığa yenik düşüp ölecek. Seçim, kendisinindir.
E peki, bu tarz hastalıklar her medeniyetin bünyesinde mi var? Bence hayır. Zannedersem bu durum, sadece bizim “eli kalem tutan” sınıfımıza özgü.
Avrupa, milli entelektüel sınıfını kurdu, 250 yıldır çalışıyor; tıkır tıkır, saat gibi...
Keza ABD de öyle...
Hatta İran'ın bile varken kendi entelektüel sınıfı, uluslararası düzlemde Türkiye'nin menfaatlerini savunan, ileriye taşıyan öz ve milli entelektüel sınıfı yok çünkü bizdeki "aydın" sınıfın yüzde doksanı, bir numaralı Batı yardakçısıdır ve de öğretilerinin temelini oradan satın alıp getirmişlerdir.
Bu yüzden “katranı kaynatsan olur mu şeker…” misali bir durum söz konusudur.
Tabii, ben bunları dillendiriyorum ama fikirlerime muhalif arkadaşlar hemen tepki gösteriyorlar.
Mesela bir arkadaşım, bu tarz görüşlerime binaen şunları yazmıştı sosyal medyada;
Çünkü ülke çağın çok gerisinde ve o aydınların öncelikle refahını ve diğer ihtiyaçlarını karşılayamamasının üstüne bir de hayatı çile haline getiriyor abi.
Yıl olmuş 2019. Biri tabii ki mutlu olmadığı bir yerde, bir şeyler değiştirmek istediğinde baskı altına alınıyor, hayatı zindan ediliyorsa gider, mutlu olduğu yerde yaşar.
Bunun adına da “beyin göçü” denir.
Ben de kendisine cevaben;
Çağ? Hangi çağ?
Batının dikte ettiği çağa mı atıfta bulunuyoruz yoksa kendi çağımızı kendimizin yaşadığı bir dünyaya mı?
"Hayatı çile olan aydınlar", bu ülkenin hayatını çile hâline getirenler değil miydi bir zamanlar?
Ha illa aydından kastımız, materyalist felsefenin müdavimleriyse, öz ve milli aydın çevremizi neden oluşturmanın telaşına düşmüyoruz?
Yıl olmuş 2019...
Hâlâ milli intelijansiyamızı oluşturamadıysak, yuh bize!
Avrupa'ya gidip bizi sırtımızdan hançerleyen “aydınlardan” bıkmadık mı?
Beyin göçünü engelleyecek ortamın, öncelikle milli kimlik bunalımını bitirmekle kurulacağının farkına varmalıyız artık.
Yazmıştım.
Sübjektif olmamak adına, her ikimizin yorumunu olduğu gibi ekledim ancak son yazdığımın üzerine herhangi bir yanıt gelmedi.
Konuya tekrar dönecek olursak.
Denilebilir ki, durum o kadar mı vahim, hiç mi entelektüel insanlarımız yok?
Var, var da…
Kendini entelektüel olarak tanımlayan insanlarımız ya dışarıdan aldıklarını pazarlamanın derdindeler ya da ideolojik takıntılarını dikte etmenin…
Herhangi bir felsefi akım ya da ideolojiyi dayatmadan evvel, öz değerlerle örtüşüp örtüşmediğini hesap etmek gerekir. Aksi takdirde, aşırı tepkiyle karşılaşılabilir.
Tıpkı sosyalizm, komünizm ve anarşizme karşı gösterilen tepkiler gibi.
Zaten özellikle bu üç akım, Türkiye'ye hiçbir zaman nüfuz edemedi.
Bizim gibi gelenekçi bir toplumda bu üç akım, din ve milliyet kavramlarına karşı ön yargısı yüzünden mide bulandırdı, buruşturulup çöpe atıldı.
Bunlara mukabil, kendisini “devrimci” olarak sınıflandıran kesim, toplumun hassasiyet gösterdiği noktalara dikkat etmek yerine, toplumu kendi kalıplarına sokmaya çalıştılar ve sonuç, kendileri açısından hüsran oldu.
Kaldı ki sol, kendisini benimseyen kesimlerce de geçerliliğini kaybetmek üzere, o da ayrı bir hezeyan.
Anlaşılan Marksizm, Neo-kapitalist sermayeye yenik düştü.

Ziya POLAT
17/03/19

  YORUM YAP / YORUM OKU
ZİYA POLAT DİĞER YAZILARI
Hurhaber.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hür Haber sorumlu tutulamaz.

ANASAYFA | GÜNÜN HABERLERİ | KÜNYE | REKLAM | RSS