Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür Haber, Türkiye ve dünyadan önemli olan Son dakika, Güncel, Teknoloji, Magazin ve Siyaset haberlerini okuyabilirsiniz.

SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Menü
Ara
Facebook Twitter
ANASAYFAGÜNDEMSİYASETSPOREKONOMİ SEYAHAT TEKNOLOJİ YAZARLAR FOTO VİDEO

Cevdet Akbay

McCarthy’nin Ruhu…

Facebook Twitter Linkedin WhatsApp Tumblr Yazdır Büyüt Küçült
Ekrem Dumanlı’nın “McCarthy ruhu hortlarsa...” başlıklı yazısını okuyunca, 26 Eylül 2006’da Nasname sitesi için yazdığım McCarthy ve McCarthizm ile ilgili makalemi hatırladım; açıp tekrar okudum (http://www.cevdet.net/print.php?go=fn&id=21). Makaleyi yazarken, henüz Ergenekon Davası başlamamış; dava, F. Gülen Cemaati’ne mensup polis, savcı ve hakimler tarafından aslı hedefinden saptırılmamış; aynı ekip, Derin Devlet ile anlaşıp 7 Şubat ve ardından 17 Aralık darbe girişimlerinde bulunmamıştı.

Dumanlı, bugünü McCarthizm’e benzetiyor, ve tabii ki yanılıyor. Bugün, McCarthizm sonrası döneme daha çok benziyor.

Cumhuriyet’in kuruluşundan ta yakın zamana kadar McCarthy’nin ruhu her döneminde onbinlerce canlar yaktı. McCarthizm’in ruhu en son 28 Şubat 1997’de hortladı, milyonlarca insana Cehennem hayatı yaşattı. O menhus ruh, Başbakan Erbakan’a baskı yapıp meşru hükümeti devirmeye çalışırken, Dumanlı’nın hocası F. Gülen, yazdığı mektupla cuntacıbaşı Çevik Bir’e methiyeler dizmiş; “asker daha demokrat” ifadesiyle cuntayı ve icraatlarını meşrulaştırmıştı. Bununla yetinmeyip Erbakan’a “beceremediniz, artık birakın” çağrısıyla McCarthy’nin ruhunu taşıyan cuntaya destek vermişti.

Dumanlı’nın gazetesi de binbir türlü entrikalarla kurulan Mesut Yılmaz liderliğindeki 28 Şubat Hükümeti’ni “Hayırlı olsun”larla alkışlamıştı. Dumanlı bütün bunları unutmuş, bizim de unuttuğumuzu umuyor olabilir ama herşey bütün tazeliğiyle hafızalarımızdaki yerini koruyor.

Devlet içindeki Gülenci ekipler, Ergenekon Davası sürecinde de McCarthizm’e benzer bir süreç yaşattılar. Yıldıray Oğur, “Bir ‘kumpas’ın hikâyesi…” başlıklı yazısında kurulan kumpaslardan sadece bir tanesini gözler önüne seriyor (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/577618.aspx).

Derin Devlet’le mücadele için bizzat Başbakan Erdoğan’ın direktifi ile başlatılan ve hükümetin desteğiyle devam eden Ergenekon Davası, gereksiz tutuklamalar ve kasıtlı uzatmalarla 2009’dan sonra aslı hedefinden saptırıldı; system içinde Paralel Yapı’ya yer açma davasına dönüştürüldü. Çevreden merkeze, yani Derin Devlet’in beynine doğru operasyon yapılması gerekirken, Derin Devlet’i koruma ve kollama davasına dönüştürüldü adeta. Birkaç kurunun yanında çok yaşlar yaktılar, KCK davasıyla binlerce Kürd siyasetçileri tutuklayarak Basbakan’ın ve memleketin en büyük projelerinden biri olan Barış Süreci’ni sabote etmeye çalıştılar. Ve nihayetinde, Paralel Yapı 7 Şubat ve 17 Aralık darbe girişimleriyle meşru hükümeti devirmeye çalışarak Ergenekon’dan farksız olduğunu gösterdi.

Başbakan’ın, halkın emaneti olan meşru hükümeti en ahlâksızca yöntemlerle devirmeye çalışan, hile ve entrikalarıyla McCarthy’ye rahmet okutan Paralal Yapı ile mücadelesi McCarthizm değildir. Kayırma, torpil, entrika, sınav hırsızlıkları ile devlete yerleştirilen, devletten aldığı güçle meşru hükümeti devirmeye çalışan Paralel Yapı ile mücadele, demokratik sistemin gereğidir. Bugün, adeta Derin Devlet’in operasyonel ekibi görevini üstlenen Paralel Yapı ile mücadele memleketin istiklali ve istikbali için şarttır.

Paralel Yapı, her dönem güce ve güçlüye yaslanarak, onların karşısında süklüm büklüm olarak bugünlere geldi. Paralel Yapı’nın, dün memleketi kan gölüne çeviren cuntacıların Erbakan’ı devirme operasyonunde cuntacılardan yana tavır koyması; bugün, dünyayı kan gölüne çeviren Neocon Çetesi ile adeta güç birliği yaparak Erdoğan’ı devrmeye çalışması fazla şaşırtıcı gelmiyor.

Dumanlı, yerli McCarthy’lere ve McCarthyzm’e karşı amansız mücadele ederek memleketi demokratikleştirip özgürleştiren Erdoğan’ı McCarthy’ye benzetmeden önce kendi geçmişlerine dönüp bakmalı. Dün ve bugün kimlerle el ele olduğunu görmeli. “Ananas” hediye ettikleri, rafineri vermek istedikleri, Pensilvanya’da ağırladıklarına bakmalı. MOSSAD “Fidan ve Erdoğan’a vurunuz” deyince kendileri neden Fidan ve Erdogan’ı öldürmeye çalıştıklarını; Neocon Çetesi nezle olunca kendileri neden hapşırdıklarını sorgulamalı. Ondan sonra “McCarthy kim? Bugün McCarthyizm var mı?” sorularını sormalı.

Bu uzunca girişten sonra 2006’da yazdığım yazıyı biraz elden geçirerek paylaşmak istiyorum.

ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki soğuk savaşın etkisi ile Amerika'da bir “iç tehdit” paranoyasının başlaması SSCB’nin kuruluşuna kadar gider. Bu paranoyaya göre komünistler ABD’nin bütün damarlarına sızmaya, rejimi yok etmeye çalışmaktaydılar. Bu paranoya, rejim destekli medyasının ve “rejim bekçiliğine soyunan” bazı zevatın da gayreti ile ABD’de epey yaygınlaştırılır.

Cumhuriyetçi Parti’ye mensup Wisconsin Eyaleti senatörü Joseph McCarthy toplumda gördüğü sıradışı herkesi "komünist" ilan eder, sıradışı herşeyi de “komünizm”e bağlar. McCarthy, elinde hükümet için çalışıp Komünist Parti’ye üye olduklarını iddia ettiği 205 kişinin listesi olduğunu söyleyerek kamuoyunun karşısına çıkar. Medyanın desteğiyle başta Senato’yu ve kamuoyunu etkilemeyi başarır. 20 Şubat 1950’de Senato’da yaptığı 6 saatlik konuşmasında devletin çok önemli birimlerinde 80 kadar etkili kişinin komünist olduğunu, Harry Truman yönetiminin buna karşı bir tedbiri olmadığını ileri sürer. Listeyi önce 80 kişiye, daha sonra da 50 kışiye düşürmesine rağmen tek bir sanığın dahi komünist olduğunu ispatlayamaz.

Soğuk savaşın etkisiyle kafası karışık olan milletin kafası daha da karışmaya başlar. Bu kafa karışıklığı, medyanın propagandasıyla derin bir paranoyaya dönüşür. O dönemdeki milletin halet-i ruhiyesini göstermek için şöyle bir olay anlatılır: şehrin sokaklarında röportaj yapan bir muhabir sokaktaki bir kadına “komünist nedir?” sorusu yöneltir. Kadının verdiği cevap Amerikan toplumunun o günlerdeki halet-i ruhiyesini gözler önüne serer: “Ne olduğunu bilmiyorum ama umarım burada onlardan yoktur!”

Şartların sağladığı uygun ortam ve iddialı ve hırslı tavırları, McCarthy’ye geniş bir kamuoyu desteği sağlar. Amerikan tarihine “McCarthyizm” olarak geçen karanlık dönem böylece başlar. Bu karanlık dönem tarih sayfalarında kara bir leke olarak varlığını korumaktadır. Sorgulamalar, yargısız infazlar aralıksız devam eder… McCarthyizm’den çok zaman evvel ülkeyi “yıkıcı ve ayrımcı akımlardan ve vatandaşlaradan” korumak için Senato’da “Amerika Karşıtı Aktiviteleri İzleme Komitesi” çalışmalarına başlar. O zamanlar, hedefte daha çok Hollywood çalışanları, özellikle senaryo yazarları, yönetmenler ve aktörler vardı. Önce 41 sol görüşlü komünist Hollywood çalışanı ifade için çağrılır (1947). Bu cadı avı sırasında tesbit edilen “sanık”lardan Komünist Parti’ye üye olup olmadıkları, üye iseler, diğer üyelerin isimlerini vermeleri telkin edilir. Ayrıca, artık “komünist” olmak gibi zararlı faaliyetleri bıraktıklarını söylemeleri ve yalnızca Amerikan çıkarları için çalışacak birer “iyi vatandaş” olduklarını ispatlamaları istenir.

Sorulara yanıt vermeyi reddeden onlarca Hollywood çalışanı ya hapse atılır ya da sürgüne gitmek zorunda bırakılır. İşlerini kaybetmek ise, bütün zanlıların ortak kaderiydi. Oluşturulan komiteye “komünist olan” arkadaşlarının isimlerini veren “ihbarcılar” kariyerlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Hollywood çalışanları üzerindeki baskı biraz daha fazlaydı, çünkü komite üyelerine göre sinema aracılığıyla “komünizm virüsü”nün Amerika’yı tahrip etme potansiyeli daha fazlaydı. Komite üyelerinin hedefinde bulunan “komünist Hollywood çalışanları” propaganda amaçlı filimlerle Amerikalılar’ın beyinlerini yıkamağa çalışıyorlardı.

Orson Welles gibi baskıcı yönetimleri konu edinen, aykırı film yapımcıları, McCarthy çetesinin hedefinde ilk sıralardaydılar. Komitenin gazabına uğrayıp işlerini kaybedenler araşında Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Arthur Miller, Orson Welles ve Pete Seeger gibi ünlü sanatçıların yanı sıra daha kariyerlerinin başında olan ve gelecek vadeden pek çok kişi vardı.

Jim Carrey’nin başrolde oynadığı 2001 yapımı “The Majestic” filmi, 1950’lilerin Amerika’sında Peter Appleton isimli geleceği parlak bir Hollywood senaryo yazarının Amerikan Karşıtı Aktiviteleri İzleme Komitesi tarafından hedef alınmasını ve komünistlikle suçlanıp kara listeye alınması etrafında gelişen olayları konu edinir. Amerika’daki paranoyayı tam olarak konu edinmemekle birlikte, o dönemdeki cadı avını göstermesi bakımından çok ilginç bir çalısmadır “The Majestic.”

Kariyerlerini kurtarmak için arkadaşlarının geleceğini karartan “muhbir vatandaş”lar vardır. Edward Dmytryk, ilk başlarda soruları yanıtlamayı reddeder; kimsenin düşüncelerinden dolayı yargılanamayacağı ilkesinden hareketle Amerikan Anayasası’nın çiğnendiğini belirterek direnen ve bu yüzden hapse atılan Hollywood Onlusu arasındaydı. Bu onlu, Herbert Biberman, Lester Cole, Albert Maltz, Adrian Scott, Samuel Ornitz, Dalton Trumbo, Edward Dmytryk, Ring Lardner Jr., John Howard Lawson ve Alvah Bessie’dir.

Eşinden ayrıldıktan sonra ekonomik sıkıntıları artan Dmytryk, bundan kurtulmanın tek çaresi olarak, arkadaşlarını ele vermeyi ve işine yeniden kavuşmayı görür. Hollywood Onlusu, direnişinden dört yıl sonra, 1951’de bu kez kendi isteğiyle çıktığı mahkemede bütün soruları cevaplamakla kalmayıp isimlerini verdiğı “komünistlerin” kendisine baskı yaptığını da iddia eder. Ödül olarak da kara listeden çıkartılır ve tekrar çalışma fırsatı bulur!

Larry Parks, komiteye isimleri verilenler arasındaydı. Parks, komiteye ifade vermeyi kabul ederek 1941’de Komünist Parti’ye katıldığını ancak dört yıl sonra ayrıldığını “itiraf” eder. İlk başta arkadaşlarının ismini vermek istemeyen Parks, komite üyeleri tarafından “muhbir vatandaş” olmak ya da komiteye saygısızlıktan hapse atılmak arasında bir seçim yapmaya zorlanır. Parks ilk şıkkı tercih ederek aralarında Leo Townsend, Isobel Lennart, Roy Huggins (14 kisi), Richard Collins (26 kisi), Lee J. Cobb (20 kisi), Budd Schulberg (15 kisi) ve Elia Kazan (8 kisi)’ın bulunduğu bir isim listesi verir. İsimleri sıralanan bu insanlar da Larry Parks’la aynı tercihi yaptılar ve komiteye yeni isimler verdiler (parantez içindeki sayı bunların ihbar ettiği kişi sayısıdır).

Leo Townsend, Warner Brothers şirketinde çalışıyordu. 1943 yılında Komünist Parti’ye katılan Townsend, FBI’nin katıldığı her parti faaliyetinden haberdar olduğunu gördüğünde şok geçirir. İşvereninin onayıyla komite önünde “muhbir vatadaş”lik görevini yaparak 37 kişinin ismini verir. Bunun ücreti olarak da ismi kara listeden çıkartılır. Isobel Lennart o sıralar MGM için çalışıyordu. İşvereni MGM, Lennart’a, Komite’ye ifade vermesini, aksi halde işini kaybedeceğini söylemesi üzerine tanıdığı 21 Komünist Parti üyesinin ismini vererek kara listeden çıkar. Diğerleri de belirli sayıda komünist arkadaşını ihbar ederek kendi geleceklerini garantiye alma yolunu seçerler.

1909 yılında Türkiye’de doğan Elia Kazan, “muhbir vatandaş” görevini yaptıktan birkaç yıl sonra, 1954 yılında çektiği, başrollerini Marlon Brando, Karl Malden, Lee J. Cobb, Rod Steiger, Pat Henning ve Eva Marie Saint'in paylaştığı sekiz oscarlı “On the Waterfront” (Rıhtımlar Üzerinde) isimli çalışması, pek çoklarınca McCarthy sorgulamalarındaki tutumunu savunmaya yönelik bir çalışma olarak kabul edilir. Filmi seyredenler bilir, liman işçisi Terry’nin öyküsü anlatılır. Terry, çeteleşen sendika patronlarının işlediği cinayetlerden birinde istemeyerek rol almıştır ve vicdanı rahat olmamakla birlikte susmayı tercih etmektedir. Ancak çetenin öldürdüğü işçilerden birinin kızkardeşi olan Edie’yle duygusal yakınlaşmasıyla ve ardından çetenin adamı olan ağabeyi Charley’nin öldürülmesiyle Terry değişir ve eski korkaklığından sıyrılarak patronlarına karşı mücadeleye karar verir. Filmin sonundaki, arkadaşları tarafından dışlanan Terry’nin feci şekilde dövülmesine rağmen ayakta kalıp destekçileriyle beraber yürümeye devam etme sahnesi, Elia Kazan’in hayatından bir kesit olma özelliği taşımaktadır.

Daha sonraları yaptığı değerlendirmelerin birinde, McCarthy döneminde yaptığından dolayı kendini suçlu görmediğini ifade edecektir. Elia Kazan, sorgulamalardaki tavrı yüzünden pek çok arkadaşı tarafından suçlanır ve asla affedilmez. 1972’de Cannes Film Festivali’nde Kazan’ın ödül kazanması gündeme geldiğinde, sorgulamalar yüzünden ABD’yi terkederek İngiltere’ye yerleşmek zorunda kalan festival jüri başkanı ünlü yönetmen Joseph Losey, Kazan’i lanetleyerek ödülün verilmesine mani olur. 1998’de, vaktiyle pek çok insanın işini bırakmasına neden olan film endüstrisinin canına okuyan Kazan’a “endüstriye katkılarından dolayı” yaşam boyu onur Oscar’ı verildiğinde Ed Harris ve Nick Nolte gibi ünlü oyuncular töreni protesto ettiler. İleriki tarihlerde kendisine muhbirliği hatırlatıldığında, Kazan, sadece “utanıyorum” demekle yetinecektir.

Hakkında soruşturma açılıp mahkemeye çağrılanlardan sessiz sinema ustası Charlie Chaplin, ABD’yi terk ederek İsviçre’ye yerleşir. Yönetmen Joseph Loosey ise, yukarıda değindiğim gibi, ABD’den kaçıp İngiltere’ye yerleşir. Fakat, ABD’deki cadı avı İngiltere’ye de sıçrayınca, takma isimlerle çalışmak zorunda kalir.

Türkülerimizden korkuyorlar, Robeson…

Bize türkümüzü söyletmiyorlar Robeson 

Kartal kanatlı kanaryam 

İnci dişli zenci kardeşim 

Türkülerimizi söyletmiyorlar bize. 

Korkuyorlar Robeson 

Şafaktan korkuyorlar 

Germekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar 

Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan 

Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar 

Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten
Sizin de bir Ferhatınız vardır elbet
Robson, adı ne 

Tohumdan ve topraktan korkuyorlar
Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar
Ne ıskonto, ne komisyon, ne de isteyen bir dost eli 

Sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine 

Ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar Robeson

Nazım Hikmet’in “Türkülerimizden korkuyorlar, Robeson..” şiirine konu olan, takdir ettiği zenci şarkıcı, atlet, aktör ve politik aktivist Paul Robeson da McCarthy’nin hışmından kendini kurtaramayan kurbanlardan. 1898 doğumlu Robeson, Rutgers Üniversitesi’ni başarıyla bitirdikten sonra Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirip 1920’lerin başında avukatlık şirketinde avukat olarak işe başlar. 1920 ortalarında sinema aktörü olarak çalışmaya başlar. “İmparator Jones” filminde başrolü paylaşır. 1920 ve 1930’lu yılların sonunda başarılı ve tanınmış bir aktör ve müzisyen olarak ün yapar. "Ol' Man River," adlı parçası ile tarihinin en meşhur konser müzisyeni ünvanını kazanır.

Tam 15 dil bilen Robsen, sadece Amerika’da değil, dünyanın birçok yerinde tanınır. Kendini dünyanın barış ve huzuruna adamayı görev bilen Robsen, dünyada sosyal adaletin inşaası, hukuk ve barış alanındaki çabaları ile dikkat çeker. Amerika’da ve dünyada faşizme ve ırkçılığa karşı mücadelesi ile tanınan Robeson, 1940’li yıllarda Senatör Joseph McCarthy’nin dikkatini üzerine çeker ve “Amerikan Demokrasisi”nin çok tehlikeli bir düşmanı olarak görülmeye başlar.

McCarthy ve ekibi, Robeson’ı Amerikalılar’ın gözünden düşürmek için her yola başvururlar. 1950’de yurtdışı seyahatlerine engel olmak ve kredibilitesini zedelemek için pasaportunu iptal ederler. Kariyeri yok edilerek kendi iç dünyasına hapsedilir. Yakın arkadaşı ve aynı zamanda yazar olan Lloyd Brown, Robeson’a reva görülen baskıları “Amerikan zenci tarihinde, Robeson’dan daha çok zulüm görmüş, ondan daha fazla toplumdan dışlanmış ve haksız suçlamalara maruz kalmış başka birisi yoktur” şeklinde özetler.

Baskılar onu birçok problemle karşı karşıya bırakır. İngilitere’de hastahaneye yatırılır, Amerika’ya geri döndüğünde çeşitli fiziksel ve psikolojik hastalıklarla teşhis konur. Kariyeri ve kredibilitesi ile birlikte sağlığı da perişan olan bu hareketli zenci politik aktivist, toplum dikkatinden kendini tamamen çeker; ta 1976 yılında inziva hayatı yaşarken gözlerini hayata kapayana kadar. McCarthy’nın cadı kazanında “Amerikan Demokrasisi”nın en azgın bir muhalifi(!) daha yok edildi!

McCarthy’nin zulmünden sadece sinemacılar, müzisyenler, aktivistler değil, bilim adamları da nasibini almışlardı. Bu hamur çok su götüreceğinden McCarthy’nin akıbeti ile ilgili birkaç cümle daha yazıp yazıya nokta koymak istiyorum.

Senatör McCarthy, “komünist, yıkıcı ve bölücü”lerin listesini yakın arkadaşı ve o zamanın FBI’in başında olan J. Edgar Hoover’dan alıyordu. Daha sonraları, Hoover’la birlikte çalışan William Sullivan “McCarthy’nin kullandıkları bütün bilgileri biz karşılıyorduk” diye itiraf eder. Joseph McCarthy halkta meydana gelen paranoya ve komünizm histerisinin etkisiyle sadece komünistleri hedef seçmiyor, Demokrat Parti’yi ve yönetimi de komünistlere karşı tedbir almamakla, onlara yumuşak davranmakla suçluyordu.

Joseph McCarthy’yi Senato çatısı altında veya dışarıda eleştirmek, siyasetçiler için büyük bir cesaret işiydi. Çünkü, onu eleştirmek, Boston Post’un ifadesiyle “intihar etmek” ile aynı manaya geliyordu. Bir istisna vardı, o da Encyclopaedia Britannica’nin sahibi ve o zaman Connecticut Senatör’ü olan William Benton’dı. Şartlar McCarthy ve ekibi için münasip iken, Benton’ı devlet hizmetinde komünistleri kolladığı söylentisini yayar. Ayrıca, Benton’in şirketinin kitap ve ansiklopedi basımının Amerika’da değil de İngiltere’de yayınlamasının da Amerika’ya husumetle eşdeğer olduğu söylentisini yayar. Bu propagandalar sonucunda Benton, 1952 yılındaki şeçimi kaybeder.

McCarthy’nin propagandalarının getirdiği “kazanç” bununla da sınırlı kalmaz. Truman’in tehlikeli bir liberal olduğu propagandası sayesinde, Cumhuriyetçi Başkan adayı Dwight Eisenhower 1952 yılında Amerika Başkanlığı’nı kazanır. McCarthy’nin yeni hedefi kitaplardır artık. Emrindeki insanların yardımıyla Amerikan kütüphanelerinde tam 30 bin tane kitap tesbit edilir. Bu kitaplar komünist, komünistlere sempatisi olan, eskiden komünist olan ve “komünist karşıtı olanlara karşı” olan yazarlara ait eserlerdi. Bütün bu kitaplar ABD’deki kütüphanelerin raflarından indirilir.

McCarthy bütün hızı ile çalışırken, ona muhalif olan bazıları da McCarthy’nin homoseksüel olduğuna dair belge toplamakla meşgullerdi. Las Vegas Sun’da McCarthy aleyhtarı yazılar yazan Hank Greenspun, McCarthy’nin homoseksüelliği ile ilgili 25 Ekim 1952 yılında bir makale yayınlar. McCarthy, Greenspun’un üzerine iftiralı suçlamalarla gitmek ve onun kredibilitesini yok etmek için harekete geçmek istediyse de, avukatları ve yakın arkadaşları olayın kamuoyuna yayılması durumunda McCarthy aleyhine olacağını söylerler. McCarthy, bu tür eşcinsel söylentilerden kurtulmak için alel acele sekreteri Jeannie Kerr ile evlenir.

McCarthy’nin bir sonraki hedefi, “askeriyeye sızan” komünistlerdi. Hedefinde ise askeriyede tepe noktasında bulunan Robert Stevens vardı. McCarthy’nin bu son manevrası Başkan Eisenhower’i da çileden çıkarttı.

Binlerce yazar, sanatçı, bilimadamı, politikacının canını yakarken kendisine şartların da verdiği “olumlu rüzgar” sayesinde McCarthy’e karşı hareket etmekten çekinen yönetim ve özellikle askeri cenah, McCarthy’nin suyunu ısıtmak için harekete geçer. Ordu, gazetelere McCarthy’nin usülsüzlükleri hakkında bilgiler sızdırırken başında da senatörün alkolik ve eşcincel oluşu sürekli bir şekilde gündeme getirilir. The Washington Post’ta yazan meşhur köşe yazarı Drew Pearson, 15 Aralık 1953 tarihinde McCarthy’nin usulsüzlüklerini konu alan bir makale yayınlar. O zamanlar, McCarthy’nin usulsüzlüklerini yazmaya cesaret edebilecek çok az sayıda gazeteci vardı.

McCarthy’nin siyaset sahnesinden silinmesinde Drew Pearson’dan baska George Seldes, I. F. Stone, Walter Lippmann, Jack Anderson, Freda Kircway, Daniel Fitzpatrick ve Herb Block’in katkilari oldukca buyuktur. Baskan Eisenhower’in direktifi ile Başkan Yardımcısı Richard Nixon da 4 Mart 1954 tarihinde McCarthy’yi hedef alır. Şartlar artık McCarthy aleyhine işlemeye başlamıştı. McCarthy aleyhtarı olup sesini çıkartamayan gazeteciler de seslerini yükseltmeye başlarlar. Edward Murrow, 9 Mart 1954 tarihinde “See It Now” adlı televizyon programında McCarthy’nin kullandıkları çirkef metodları bütün açıklığıyla gündeme getirip McCarthy’ye çok ağır eleştiriler yöneltir.

Kamuoyu artık McCarthy aleyhindedir. Hem Demokrat hem de Cumhuriyet Parti önde gelenleri artık McCarthy’den kurtulmanın zamanı geldiğini dillendirmeye başlarlar. Nihayet, 2 Aralık 1954 tarihinde yapılan seçimde, McCarthy’nin metod ve performansı 22’ye karşı 67 oyla sert bir şekilde eleştirilir. Senatodaki Operasyon Yönetimi Komitesi Başkanlığı’nı da bilahire kaybeder. Eski gücü artık yoktur, medya ve kamuoyu artık onun propagandasının temelsiz olduğunu farketmişti. Bir sonraki şeçimleri de kaybeder. Zaten ağır bir alkolik olan McCarthy, kendini bütünüyle alkolün kucağına bırakır. Doktorların ve yakın arkadaşlarının içkiyi terketme telkinlerine rağmen, içkinin dozajını artırır.

2 Mayıs 1957 tarihinde “the Bethesda Naval Hospital”da içkinin etkisi ile sirozdan öldü.
CEVDET AKBAY DİĞER YAZILARI
Hurhaber.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hür Haber sorumlu tutulamaz.

ANASAYFA | GÜNÜN HABERLERİ | KÜNYE | REKLAM | RSS