Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür Haber, Türkiye ve dünyadan önemli olan Son dakika, Güncel, Teknoloji, Magazin ve Siyaset haberlerini okuyabilirsiniz.

SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Menü
Ara
Facebook Twitter
ANASAYFAGÜNDEMSİYASETSPOREKONOMİ SEYAHAT TEKNOLOJİ YAZARLAR FOTO VİDEO

Cevdet Akbay

Barış Süreci… Dokunan Yandı 2

Facebook Twitter Linkedin WhatsApp Tumblr Yazdır Büyüt Küçült
İlk bölümünü 19 Mart’ta (2014) yazdığım yazıyı su paragrafla bitirmiştim: “Kargaşadan sonra tekrar kürsüye geldiğinde ilk sözü ‘Allah’ın verdiği ömrü, onun izninden başka alacak yoktur’ oldu. Bu cümle, kendisine karşı böyle bir saldırının yapılacağını bildiğini veya en azından tahmin ettiğini gösteriyor. Bu bir meydan okumaydı. Kendisini ortadan kaldırmaya çalışan Derin Devlet’e boyun eğmeyeceğinin, mücadeleye devam edeceğinin ilanıydı!”

1988’de tetikçi olarak kullanılan Kartal Demirağ “sağ” görüşlü biri olsa da, iddialara göre cinayetin perde önündeki azmetirenlerden biri bir iş adamı, diğeri bir medya patronu ve üçüncüsü de bir generaldi. Bunların da arkasında, perdenin gerisinde, karanlık mahzeninde bulunan Derin Devlet vardı elbet. Tetikçi Demirağ’ın, Derin Devlet’in resmi cinayet şebekesi Özel Harp Dairesi elemanı olduğu daha sonra öğrenilecekti.

Her ne kadar en çok bilinen suikast girişimi olsa da, 18 Haziran 1988’in öncesi de vardı. Tam bir yıl önce, 1987’nin Haziran ayında kendisinin ve aile fertlerinin de içinde bulunduğu uçak havada arızalanıp baş aşağı denize doğru giderken yangın çıkmış; uçağın bütün elektrik-elektronik-haberleşme sistemi iflas etmiş. Uçaktaki herkes can havliyle feryatlar koparırken, Özal sakinmiş. Çığlıkları bastırmak için sesini yükseltip “Herkes yerine otursun, Allah'ın dediği olur” demiş, herkesi yatıştırıp yerlerine oturmalarını sağlamış. Uçak, tam yere çakılmak üzereyken son anda zorlu bir manevrayla piste indirilebilmiş.

1991 yılında da GAP uçağı İstanbul'da havaalanında patlatılmış, Özal arabayla Ankara'ya dönmek zorunda kalmış. Belki bunlara benzer başka suikast girişimleri de olmuştur da bizim haberimiz yok, kim bilir!

Özal, Kürd Sorunu’nu Çözmek istediği için Derin Devlet’in Hedefindeydi

Özal neden Derin Devlet’in hedefindeydi? Sorulması gereken en önemli sorulardan bir budur. Herşeyden önce, kendisinden önceki Cumhurbaşkanlarından farklıydı. Halk onu kendisine daha yakın görüyordu; yani halktan biriydi. Halkı sıkboğaz eden Kemalist sistemi tartışmaya açtı. Memleketi sıkboğaz eden militarizm kabuğunu kırdı, Turkiye’yi dünyaya açtı. Oturmuş nizamla/statükoyla fazla uyumlu değildi.

Uyguladığı ekonomi politikasıyla Derin Devlet’in elemanı ve Derin Devlet’i besleyen işadamlarının devletten nemalanmasına sınırlama getirdi. Mesela, gazetelere devlet imkânları ile sağlanan sübvansiyonun kaldırılma girişimi Hurriyet’in sahibi Erol Simavi’yi çılgına çevirmiş, Hürriyet gazetesinin manşetinden Özal’ı hedef almış, Özal'a “çomar” demiş, hakaret ve tehtid içerikli mektup yayınlatmıştı. Devletin sırtından zenginleşen işadamları, onun politikaları yüzünden yüzüne “bunun hesabını soracagiz” diyecek kadar ileri gitmişlerdi.

Görünüşteki sebep ekonomik görünse de, Özal’ı ölüme götüren asıl sebep Kürd Sorunu’nu çözme arzusu ve azmidir. Derin Devlet’in, milletin ve memleketin başına musallat ettiği kirli savaş onu düşündürüyordu. Ekim 1990'daki bir açıklamasında “Devletin bütünlüğünün yasaklarla, silah zoruyla sağlanamaz. Herkes etnik kimliği ne ise onu rahatça söyleyebilmelidir… Bu mesele sopayla ve silah zoruyla çözülmez. Biz her şeyi açıkça konuşmalıyız. Federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” demişti. Bu tarihten önce ve sonra, bazen perde gerisinde, bazen halkın huzurunda, defalarca “Kürd Sorunu’nu çözeceğim” demiştir.

Ölümünden önceki son yurtdışı gezidinde oğluna hitaben “Ahmet, ben Türkiye'ye döneceğim, döndüğüm zaman bu Kürt Meselesi’ni, terör meselesini bitereceğim. Büyük bir siyasi risk alacağım, ama bu işi çözeceğim” dediği bilinir. 1988’deki suikast girişiminin arkasındaki isimlerden olduğu iddia edilen MGK Genel Sekreteri/istihbaratci/Özel Harpçi Org. Yirmibeşoğlu’nun, Özal’ın Kürd Sorunu’nu demokratik zeminde çözmeye yönelik çalışmalarından rahatsız olduğunu gizlemediğini hatırlatmakta fayda var.

Derin Devlet açısından terör ve kaos, seçilmişlerin elini zayıflatıp güdümündeki apoletli ve apoletsiz atanmışların manevra alanını genişleten; diğer bir ifadeyle, demokratik sistemi zayıflatıp statükoyu/militarizmi güçlendirerek devam ettiren araçlardırlar. Militarist sistemin arkasındaki Derin Devlet’i zayıflatıp halk iradesini güçlendirmenin, terör meselesini halletmekle mümkün olduğunu biliyordu Özal.

Bugünkü Müzakere/Barış Süreci, ana hatlarını Özal’ın çizdiği bir projedir. Kürd Sorunu’nu çözmek için, ekonomik yatırımlardan hukuki düzenlemelere, kültürel haklardan kanuni değişikliklere kadar birçok eylem planı hazırlamıştı. PKK’lilere af konusu da vardı Özal’ın masasının üstünde.

Özal, Kürd Sorunu’nu Çözecek Ekibini Kuruyordu

Müzakere Süreci’ni başarıyla uygulayabilmek için kendi ekibini kurmaya çalışıyordu Özal. Sürecin başarısı için özellikle iki kurumun desteğine ihtiyacı vardı: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT). O gün itibariyle, her iki kurum da Özal’ın arzuladığı, Barış Süreci’ni yürütebilecek durumda değildi. Her ne kadar “iki kurum” diyorsam da, MİT de, Sönmez Köksal’ın Müsteşar olarak atandığı Eylül 1992’ye kadar, askerlerin kontrolündeydi. MİT, darbe faaliyetlerini sivil hükümetlere haber vermediği için, cuntacılar suçüstü edilemeden rahatça darbe yapabiliyorlardı.

Özal, askerlerin güdümündeki MİT’e alternatif olarak doğrudan Emniyet Genel Müdürüne bağlı olarak faaliyet gösteren İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nı (İDB) teşkilatlandırdı (13 Şubat 1989). Emniyet İDB’nin, 28 Şubat cuntacılarının 12 Eylül cuntacıları gibi açıktan darbe yapmalarına engel olması, Özal’ın çok isabetli bir iş yaptığını gösteriyor. 28 Şubat cuntacıları darbe yapıp yönetimi tamamen ele gecirebilselerdi milyonlarca insanı acımadan katletmekten cekinmeyeceklerdi.

Genelkurmay Başkanı olarak zamanın Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i düşünüyordu. Bitlis, Kürd Sorunu’nun demokratik yollarla çözülmesinden yanaydı. JİTEM gibi, Kürd Sorunu’nu daha da derinleştiren, rantçı, kirli yapılanmalardan rahatsızdı. JİTEM’in tamamen dağıtılmasından yanaydı.

Özal, darbecilerden yana tavır alan askerlerin güdümündeki MİT'in daha sivil bir yapıya kavuşturulması, modern imkanlarla donatılması, yurt dışında daha faal olması, ve yabancı istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilen bir yapı olmaktan çıkartılmasından yanaydı. MİT Müsteşarlığı için, aklındaki isimlerden biri, belki birincisi, Hiram Abas’tı. Emekliliğinden önce en son MİT Müsteşar Yardımcılığı yapan Abas, Özal'ın hayalineki MİT’i şekillendirmeye müsait, özellikle Kürd Sorunu’nun sivil çözümünden yana biriydi.

Hiram Abas. Ozal’a gönderdiği bir mektubunda, İstihbarat Servisleri hakkında “demokratik siyasi otoritenin idaresi ve kontrolü altında görev yaparlar...” diyor. Abas, MİT Müsteşarı’nın asker olmasını da eleştiriyor, MİT’in darbeciler tarafından kullanıldığına inanıyordu. Ona göre, MİT sivil olsaydı, birçok askeri darbe olmayabilirdi.

Abas, Çetin Emeç ve Muammer Aksoy’un karanlık bir odak (Derin Devlet) tarafından öldürülmüş olabileceğine dair rapor yazmıştı. Ona göre, bu ve benzer cinayetleri işleyenlerin amacı, Turkiye’nin stabilitesini bozmak, devletin iç ve dış politikasını güçsüzleştirmek, ekonomik yönden yıpratmaktı. Ayrıca, özgürlüklerin kesintiye uğratılması, güvenlik ve istihbarat birimlerini terörle uğraştırarak asli görevlerinden uzaklaşmasını sağlamak, halktaki geleceğe yönelik güvenlik duygusunu zayıflatmaktı.

Özal, Kürd Sorunu’nu Çözmek için Uygun Ortam Hazırlıyordu

Kürd Sorunu konusunda iki kişiden rapor istedi Özal. Biri, raporunu Ağustos 1992'de Özal’a teslim eden Org. Bitlis; diğeri, raporunu Mayıs 1992’de teslim eden Maliye Bakanı Adnan Kahveci.

Kahveci, hazırladığı raporda “Kürd meselesi Türkiye'nin en önemli gündem maddesi haline gelmiştir… Eğer Kürd Sorunu’na ciddi teşhis konmaz, ciddi çözümler uygulanmazsa Türkiye iç harbe sürüklenir. Herkes korkup sessiz kalırsa Türkiye felakete doğru gidecektir… Kürd kimliği ve dili hızla kabul edilerek siyasal alanda temsil olanağı sağlanmalıdır…” gibi çok önemli tespit ve tavsiyelerde bulunmuştu. Org. Bitlis, raporunda terörden rant elde eden 30’a yakın devlet görevlisinin ismini Özal'a sunup kademeli olarak görev yerlerinden uzaklaştırılmasını sağladı.

1993’e yaklaşılırken, Cumhurbaşkanı Özal’ın olağanüstü gayretleri meyvesini vermiş, barış için müsait bir ortam oluşmuştu. Celal Talabani’nin 13 Mart 1993’te Cumhurbaşkanı Özal ve DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’ne (Demirel ve İnönü’ye) gönderdiği mektupta, Öcalan’ın “Terörizmi araç olarak kullanmayacağız, TBMM’yi tanıyoruz, Kürd Sorunu Meclis’te çözülmelidir” mesajlarına yer vermişti. Öcalan, 15 Mart’ta yaptığı basın açıklamasında şunları söylüyordu: “20 Mart’tan 15 Nisan’a kadar tek taraflı ateşkes ilan ediyoruz. PKK’yi meşru bir siyasi partiye dönüştürmek istiyoruz. Güneydoğu’ya silahsız olarak dönüp siyaset yapma izni istiyorum.”

Öcalan’ın, barışa yönelik attığı olumlu adımlar sivil siyasette karşılık bulmuştu. 8 Nisan 1993’te açıkladığı planla Demirel-inönü Hükümeti, OHAL’in kalkacağı; PKK’nin silah bırakması durumunda askerin çekileceği; pişmanlık yasasının kapsamının genişletileceği; yatırımlara ağırlık verilerek işsizliğin önleneceği; devletin radyo ve televizyonunda Kürdçe yayın dahil Kürd kültürüne yönelik iyileşme gibi teminatlar veriyordu.

13 Nisan günü önemli bir adım daha atıldı. Bu sefer Özal tarafından. Özal’ın “PKK’ya Af Formulü”ne göre, oluşturulacak tarafsız bir birim, dağdan inen PKK’lilerin yazılı ifadelerini alacak; eyleme katılmadıkları tespit edilenler silahlarını bırakarak normal yaşama dönecek; eyleme katıldıkları tespit edilenler, beş yıl süre ile herhangi bir eyleme katılmazlarsa verdikleri ifadelerin belgeleri imha edilecek, seçme ve seçilme hakları iade edilecekti. Özal’ın bu formülüne göre Öcalan’ın Türkiye’ye dönüp politikaya atılma isteği de gerçekleşmiş olacaktı. Öcalan, 15 Nisan’da (1993) yaptığı ikinci basın toplantısında, hükümetinden aldıkları olumlu karşılıktan dolayı ateşkesi süresiz olarak uzattıklarını açıkladı.

Özal ve Ekibi Peşpeşe Ortadan Kaldırıldılar

Özal, daha Çankaya’ya çıkmadan önce Kürd Sorunu’nu çözmek için önemli adımlar atmak için kadrosunu oluştururken, masum insanların kanları üzerinde istikbal kuran; tırmandırdığı terör ve kaos üzerinden memleketin kontrolünü ellerine geçiren Derin Devlet de boş durmuyor, ölümcül planlar yapıyordu.

Özal’ın MİT Müsteşarı olarak düşündüğü Abas 26 Eylül 1990’da ortadan kaldırıldı. 1988’de kendisine silah sıkan Kartal Demirağ’ın ilişkilerini incelemesi için Hiram Abas’ı görevlendirmişti. Suikast ile ilgili yazdığı detaylı raporunu Özal’a teslim etmeden bir gün önce öldürüldü. Abas’ın öldürüldüğünü duyan Özal, “Bize mesaj veriyorlar” tepkisini vermiş.

Ahmet Özal, babasının ölümünü inceleyen savcıya, Abas’ın araştırdığı suikast girişimiyle ilgili ilginç bilgiler vermiş. Suikastı soruşturan savcı Uğur Tonik, Demirağ’dan önce tetikçilik teklifinin cezaevinde bulunan Veli Can Oduncu’ya götürüldüğünü tespit etmiş. Oduncu, “Alnı secdeye değen insana ateş etmem” diyerek tetikciliği reddetmiş. Oduncu, Özal’a suikast girişiminden bir ay sonra cezaevinde öldürülmüş. Onu öldüren de daha sonra ortadan kaldırılmış! Savcı Tonik, suikastı çözmek, kuklacıları bulmak üzereyken kızı kaçırılmış, dosyayı bırakmak zorunda kalmış. Özal, karşı karşıya olduğu Derin Devlet’in sistem içindeki gücünü bildiği, şartların ve zamanın tek başına Derin Devlet ile mücadele edemeye müsait olmadığını anladığı için olayın üzerine gitmekten vazgeçti, belki erteledi.

Yazdığı raporla Kürd Sorunu’na demokratik çözüm öneren Adnan Kahveci’yi 5 Şubat 1993’te; Özal’ın Genelkurmay Başkan adayı Org. Eşref Bitlis’i, yaklaşık iki hafta sonra, 17 Şubat 1993’te ortadan kaldırdılar. Bitlis’in öldürüldüğünü duyduğunda ağlayarak şu sözleri sarfetmiş: “Allah kahretsin! Bu ülkenin önünü açmaya çalışıyorum, olmuyor, olmuyor! Biz bu Kürd Sorunu’nu çözemezsek, ileride memleketin başı daha da belaya girer.”

Uğur Mumcu suikastını (24 Ocak 1993) kahvaltı yaptığı sırada öğrenen Özal “Eyvah, Hedef bendim. Plan işliyor!” demiş, Derin Devlet’in karşı atağına dikkat çekmiş. 1993’teki cinayetler Mumcu ve diğer saydıklarımla sınırlı değil elbet. Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi (24 Mayıs), Sivas Madımak Oteli Katliamı (2 Temmuz), Sivas Başbağlar Katliamı (5 Temmuz), Eşref Bitlis’in adamı Bahtiyar Aydın’ın infazı (22 Ekim)…

Özal, Öcalan’ın Barış Süreci doğrultusunda süresiz ateşkes ilan ettiği 15 Nisan’dan iki gün sonra 17 Nisan 1993’te zehirlenerek ortadan kaldirildi… Özal’ın vefatından sonra bile, onun önayak olduğu barış havası ağırlığını hissettirmeye devam ediyordu. Ozal’dan sonra Süleyman Demirel 16 Mayıs’ta Çankaya’ya çıktı. 18 Mayıs’ta Kulp’ta 13 PKK’linin öldürülmesi, olumlu havayı tersine döndermeye yetmedi. 24 Mayıs tarihli MGK toplantısında barışa yönelik olumlu kararlar çıktı. Aynin günün gecesinde, derin PKK’nin rol aldığı, TSK içindeki Derin Devlet’e bağlı görevlilerin planladığı Bingöl’de onlarca silahsız askerlerin öldürülmesi barış havasını tamamen dağıttı.

Bugün Barış Süreci’ne Karşı Direnen Güç ile Özal’ı Zehirleyen Güç Aynı: Derin Devlet

1993, Derin Devlet’in ipleri tekrar eline aldığı yıl olarak bilinir. Derin Devlet’in zelil tetikçileri olan apoletli cuntacılar tarafından “bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat postmodern darbesinin temeli 1993’te atıldı. Özal’ın vefatından sonra yerine geçen Süleyman Demirel başta olmak üzere bütün ekip Derin Devlet’le uyum içinde olan insanlardı. Memleketin bin yıllık geleceğini şekillendirmeyi hedefleyen bu sistematik operasyonlar sadece yerli odakların işi olamazdı; birçok dış istihbarat örgütlerinin parmağı da vardı hiç şüphesiz.

Barış Süreci’nin çöktüğü 1993’ten günümüze kadar toprağa düşen onbinlerce can, perişan olan milyonlarca insan, bugünkü Barış Süreci’nin ve başta Erdoğan olmak üzere süreci devam ettiren ekibin önemini gösteriyor şüphesiz. Ve tabii, Barış Süreci’ne karşı olan mihrakların kirli niyetlerini ve karanlık yüzlerini…

Barış Süreci, gençlerimizi hayatta tutan, memleketi şahlandıracak bir süreçtir. Kaostan istifade ederek memleketin zenginliklerini yağmalayan iç ve dış mihraklar bu süreçten rahatsizdirlar. Dolayısıyla, Barış Süreci’nin arkasındaki başta Erdoğan olmak üzere herkese (özellikle Beşir Atalay ve Hakan Fidan’a) karşılar; ellerinden gelse hepsini bir kaşık suda boğacaklar. Bütün çabalara rağmen Erdoğan’ı ortadan kaldıramayan, en azından tasfiye edemeyen ulusal ve uluslararası Derin Devletler, güdümündeki yeni tetikçi Paralel Yapı eliyle Erdoğan’ın itibarına suikast düzenleyip halkın gözünden düşürmeye çalışıyorlar. 30 Mart sonuçları da gösterdi ki, halk Paralel Çete’nin attığı “yolsuz-hırsız-diktatör” iftiralarına prim vermiyor, Erdoğan’ı desteklemeye devam ediyor.

Çok şükür ki Türkiye, eski Türkiye değil; Yeni Türkiye kuruluyor. Başbakan Erdoğan, Yeni Turkiye’yi kuran, ortak akla sahip ekibin en önemli simalarından biri. Devlet, eski Devlet değil. Eski devlet gayri meşru Derin Devlet’in güdümündeydi; şimdi halkın güdümünde olan, halka hizmet eden meşru Makul Devlet kuruluyor. Geçmişte gayri meşru Derin Devlet güçlü olduğu için Barış Süreci doğmadan boğuldu, imha edildi. İçteki ve dıştaki güçlü mihrak ve devletlere rağmen Barış Süreci’nin devam etmesi, bugün meşru Makul Devlet’in gayri meşru Derin Devlet’ten daha güçlü olduğunu gösteriyor. Bu üstünlük devam edecek, geriye dönüş olmayacak Allah’ın inayetiyle.

Bugün şunu çok net olarak görebiliyoruz artık: Renkleri, kimlikleri, bahaneleri farklı olsa da, Barış Süreci’ni devam ettiren Erdoğan’ı bugün hedef alanlarla dün Özal’ı hedef alanlar; Hiram dün Abas’ı ortadan kaldıranlar ile bugün Hakan Fidan’ı hedef alanlar aslında aynı merkezden (ulusal ve uluslararası Derin Devletler) yönetiliyorlar, yönlendiriliyorlar.

Nasip olursa bir sonraki bölümde, Kürd Sorunu’nu çözmeye yeltenenlere ağır bir mesaj olarak işlenen Sabancı Cinayeti’ni, bu cinayetten nemalananları, daha önceleri Derin Devlet’in, 2009’dan sonra da Paralel Yapı’nın bu cinayeti çözümsüzlüğe mahkum edişlerini ele alacağım. Daha ileriki bölümlerde, rahmetli Özal’ın başlattığı ama zehirlenerek ortadan kaldırıldığı için akim kalan Barış Süreci’ni bugün yeniden canlandıran Başbakan Erdoğan’a yönelik saldırılardan bahsedeceğim.
CEVDET AKBAY DİĞER YAZILARI
Hurhaber.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hür Haber sorumlu tutulamaz.

ANASAYFA | GÜNÜN HABERLERİ | KÜNYE | REKLAM | RSS