Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür HABER - Türkiye'nin Online Haber Platformu

Hür Haber, Türkiye ve dünyadan önemli olan Son dakika, Güncel, Teknoloji, Magazin ve Siyaset haberlerini okuyabilirsiniz.

SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Menü
Ara
Facebook Twitter
ANASAYFAGÜNDEMSİYASETSPOREKONOMİ SEYAHAT TEKNOLOJİ YAZARLAR FOTO VİDEO

Ozan Ceyhun

AB’nin Türkiye’yi red etme lüksü yok!

Facebook Twitter Linkedin WhatsApp Tumblr Yazdır Büyüt Küçült

Dün Türkiye ve Avrupa Birliği ortak zirvesi gerçekleşti. Bugün tüm AB medyası (aslında hafta sonundan beri) bu konuyu birinci sayfadan işlemekte. Ekranlarda ilk haber konumunda. Medyanın kalemleri ve yorumcuları hala tam olarak kavrayamamış olsa da AB üyesi ülkelerin (özellikle AB'yi sırtında taşımakta olan büyük ve güçlü) ülkelerin liderleri durumun farkında. Elbette AB üyesi ama AB için aslında hiç bir şey ifade etmeyen ya da “çok şey ifade ettiklerini sanan” bazı ülke liderleri de “boş konuşmaktalar”.

Açık ve net konuşmakta ve de yazmakta yarar var. Yazdıklarımın Brüksel'de iyi takip edildiğini hatta “aleyhime kullanılabilecek hukuki olanak var mı” diye incelendiğini bilen ve “bu nasıl basın özgürlüğü” sorusunu tebessümle soran biri olarak özellikle belirtmekte yarar görüyorum: AB'nin Türkiye'nin önerilerini red etme lüksü yok!

Eğer zirveyi bir “poker masası” ile kıyaslayacak olsaydık, “Türkiye blöf yapmıyor ve eli mükemmel” derdi. Onun için de AB cephesinde akıllı olanlar buna göre davranırken, diğerleri “aptalca” blöf yapmaktalar. Ancak blöflerinin hiç bir şansı olmadığını eli iyi olan zaten bilmekte.

Geçtiğimiz Pazar günü Almanya'nın Hessen eyaletinde yerel seçim yapıldı. Katılım yüzde 50 bile değildi. Merkez partiler CDU ve SPD büyük kayıplara uğradılar. “Boş konuşan ama soruna yararı olmadığı ortaya çıkan” Yeşiller de en büyük kaybeden oldular. Kazanan ise “sınırdan kaçak geçen göçmenleri vuralım” partisi AfD (Almanya için alternatif) oldu. Eyalet genelinde yüzde 13'lere vardılar. Hessen'in başkenti Wiesbaden'de yüzde 16'lardalar. Bir çok kentte üçüncü parti olarak yerel meclislere girdiler. Bu zaferlerinin tek propaganda malzemesi “sığınmacılar” oldu.

13 Mart 2016 Pazar Günü Almanya'da üç eyalette eyalet meclisi seçimleri var. Baden Württemberg, Rheinland Pfalz ve Sachsen Anhalt eyaletlerinde “kaçak sığınmacıları vuralım partisi” büyük başarılar beklemekte ve tüm tahminler de bu beklentiyi doğrulamakta.
Baden Württemberg'te AfD'nin yüzde 13 civarında oy alması bekleniyor. Buna göre dördüncü parti olacak.
Rheinland Pfalz'da yüzde 9 civarında oy alması ve üçüncü parti olması kesin gözüküyor.

Hele Sachsen Anhalt'ta ise AfD'nin yüzde 19 - 20 civarında oy alması ve belki de ikinci parti olması söz konusu. Bu eyalet sadece AfD'nin değil entellektüel ırkçı PEGİDA'nın da kalesi. Sokaklarında tek bir Türk ile ya da müslüman ile karşılaşmanızın nerede ise imkansız olduğu bu eyalette “müslüman düşmanlığı” çok oy getirmekte. PEGİDA'nın ünlü “sığınmacı ve müslüman düşmanlığı” yaptığı mitinglerin olduğu Dresden kenti ise komşu Sachsen eyaletinin başkenti. Yani çok yakınlar birbirlerine!

Almanya'dan verdiğim örnekleri Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, Danimarka ve daha bir çok AB ülkesi için benzer şekilde kaleme alabilirim.

AB üyesi ülkelerin vatandaşları yani AB zirvesi liderlerinin seçmenleri “boş laflardan”, “onca yıldır sığınmacıların gelmesine ve yeni gelenlere neden olunmasına rağmen” hiç bir ciddi önlem almayan ve hazırlık yapmayan hükümetlerin beceriksizliğinden, gelen sığınmacılar ve yaşanan sorunlarla yalnız başlarına başa çıkmak zorunda bırakılmaktan bıktılar.

Örneğin Almanya'da sığınmacılar için yeterli olanaklar yaratılmamış olduğundan ve aniden bir kasabaya kalabalık bir grup olarak getirilip bırakıldıklarında o kasabanın belediyesi de ne yapacağını bilmediğinden ilk yaptığı iş boş bulduğu binalara bu insanları yerleştirmek oluyor. Yazın okula ya da okullar mümkün değilse var olan tek spor salonuna. O kasabanın çocukları ve spor klüpleri spor salonunu aylarca kullanamayınca da anne ve babaları kışkırtmak kolaylaşıyor. “Kaçak sığınmacıları vuralım partisi” AfD bu işi iyi yapıyor. Merkez partilerin çoğu aslında AfD'nin çıkışlarını “doğru bulan ama söyleyemeyen” yerel yöneticileri de vatandaşlara “Berin'i işaret edince” meydan ırkçılara kalıyor. Ve bildiğiniz gibi onların “çözüm önerileri” var!

Kısacası AB üyesi ülkeler ve özellikle sığınmacıların yaşamak için kendilerine hedef seçtiği ülkeler sığınmacılar söz konusu olduğuna “çoktan havluyu atmış” durumdalar.

Dün Türkiye'nin önerileri tüm medya tarafından yayıldı. AB kamuoyu bu öneriler sıcak bakmakta. AB'nin çaresizliği karşısında Türkiye'nin profesyonelliği AB kamuoyunu da etkiliyor.

Başbakanımızın “biz Yunanistan kaçakları geri alalım ama siz de aynı sayıda sığınmacıyı legal olarak alın ve insan tacirlerinin hesaplarını bozalım” önerisini red etmek AB için neredeyse imkansız bir durum. Bir yandan “insan kaçakçılığına hayır” diyeceksiniz ve öte yandan Türkiye'nin bu konuda belki AB'de dile getirilmiş en “etkin” önerisini red edeceksiniz. İşte o zaman seçmenler de sizi red ederler!
AB Türkiye ile anlaşmak zorunda.

Elbette daha fazla mali yardım sunmak zorunda! Türkiye'de kalan ve yaşayan her sığınmacı için vereceği destek aslında AB'ye hem politik, hem sosyal hem de ekonomik açıdan bir kazanım olacak.

Elbette Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yönelik olarak bugüne kadar uyguladığı çirkin vize uygulamasını kaldırmak zorunda. Türk vatandaşları AB'nin istikrarı için büyük fedakarlıklar yapmaktalar. Kasabalarına beş yüz mülteci geldi diye silaha sarılan kimi Avrupalılara karşın üç milyon sığınmacı ile ekmeğini, suyunu ve evini paylaşmakta Türkiye insanı.

Bu güzel insan serbest dolaşım hakkına sahip olmayacak da kim olacak?

Elbette Türkiye'nin AB üyeliği süreci hızlandırılmalı!

Her gün yaptıkları açıklamalarla AB değerlerini ayaklar altına alan ve etik açıdan AB için utanç konumunda olan bazı ülkeler hak etmeden üyesi oldukları AB'de “boş konuşurken” Türkiye AB'nin belki de tarihinde ilk defa bu derece “birliğini tehdit eden” krizin çözümünün anahtarı konumunda.

Türkiye, AB'yi kurtaran ülke olarak AB üyesi olmayacaksa hangi ülke olacak?

Evet gelece hafta AB Zirvesi'ne kadar AB liderleri aralarındaki çatlak sesleri ikna etmek zorundalar.
Kendi ülkeleri, kendi demokrasileri ve AB değerleri için Türkiye ile işbirliğinin alternatifi yok!

İzninizle bir de başka bir soruna değinmek istiyorum. Yazımın bu bölümünde bugün Avrupa Parlamentosu'na yönelik olarak “Daily Sabah” gazetesinde sunduğum İngilizce yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü AP'de hala yukarıda sözünü ettiğim gerçekleri kavramakta sorunlu olanlar var:

“Peki o zaman Avrupa Parlamentosu hala niye bu gerçeklerin farkına varamamakta ya da varmak istememekte. Aslında dürüst olmak gerekirse Türkiye'de bir çok vatandaşın dediği gibi “boş verin AP'yi, kendi kum havuzlarında oynasınlar” diyebiliriz. Ancak 1998 ve 2004 yılları arasında AP milletvekilliği yapmış ve bir çok alanda sorumluluk taşımış biri olarak AP'den hala umudumu kesmemekte kararlıyım.
AP'de sadece ırkçı, “Türkiye düşmanı” ya da terörist PKK destekçisi milletvekilleri olmadığını bilen ve günlük temaslarında yaşayan bir politikacı olarak aslında AP'de çoğunluğu oluşturan ve sorumluluğun bilincinde olduğuna inandığım milletvekillerine seslenmekten yanayım.

Türkiye söz konusu olduğunda ya bu konuyla ilgilenmediklerinden ya da kendilerine yanlış bilgiler veren kaynaklar ile yetindiklerinden çoğu kez yanlış safta yer alanların vicdanına seslenmek istiyorum.

Son günlerde Türkiye'ye yönelik olarak yine AP koridorlarında “basın özgürlüğü” kavramı istismar edilmekte.
İlk önce hemen belirteyim. AP'de “Türkiye uzmanı olduğu iddiasında olan” her vekilden daha fazla Türkiye ve Türkiye'de demokrasi deneyimine sahibim. Yaşamım en açık kanıt. 1980 yılında Türkiye'de eksikleri çok da olsa belli oranda var olan parlamenter demokrasi asker postalları ile çiğnendiğinde 20 yaşında ülkemi terk etmek zorunda bırakılanlardanım. Faşist bir cuntanın ülkemi nasıl karanlıklara boğduğunu yaşadım. Hiç karışmadığım olaylarla ilgili suçlamalara maruz kaldı. 20 yıl ülkeme gidemedim. Bana yönelik haksız suçlamalardan beraat ettiğimde AP milletvekiliydim. Bir AP milletvekili olarak eski Türkiye'de bir çok baskıya maruz kaldım. Yani kısacası Türkiye, demokrasi, fikir özgürlüğü ya da basın özgürlüğü gibi kavramlar söz konusu olduğunda onların Türkiye'de nasıl postallar altında ezildiğini iyi bilirim.

O nedenle de günümüzde AP'de gündeme gelen bazı tartışmaları ve Türkiye'ye karşı haksız suçlamaları üzüntüyle izlemekteyim.
AP'de bir çok milletvekilin sevmediğini bildiğim Recep Tayyip Erdoğan olmasaydı Türkiye hala asker postallarının kontrolünde yönetilen sözde sivil gerçekte ise gizli bir askeri cuntanın ülkesi olarak var olmaya devam edecekti. Recep Tayyip Erdoğan'ın cesur adımlarıyla Türkiye demokratikleşti. Türkiye'de günümüzde ülkeyi kimin yöneteceğini 2002 yılından beri gerçekten seçmenler belirlemekte.
AP'de hakkında çok konuşulan “Türkiye'de basın özgürlüğü” konusunda Türkiye'de tek bir kısıtlama yok. İşte daha 1980'li yıllarda askeri cuntaya övgüler düzen ve her türlü anti-demokratik adımı destekleyen Doğan Medya Grubu'nun gazete ve televizyonları. Geçmişte Ahmet Kaya gibi sanatçıların sadece ve sadece “Kürt” oldukları için “lincini” talep eden Hürriyet gibi gazeteleri bugün izlediğinizde AK Parti hükümeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik olarak belki AB ülkelerinde basın etiği ile had safhada çelişecek neleri yazdığını görür şaşırırsınız. Hele bir de Cumhuriyet yada Sözcü gibi gazeteleri okuduğunuzda şaşkınlığınız daha da artar. Örneğin Cumhuriyet isimli gazetenin manşetlerini gördüğünüzde belki de “acaba bu gazetenin gizli sahibi Suriye diktatörü Esed mi yoksa Rusya devlet başkanı Putin mi” diye espri yapma ihtiyacı da duyabilirsiniz.

Günümüz Türkiye'sinde yazılan makaleler, atılan başlıklar ve üretilen haberler belki bir çok AB ülkesinde iç politikada “basın etiği” açısından büyük tartışmalara neden olurdu.

AP milletvekilleri son günlerde yukarıda sözünü ettiğim gazetelerden birinin yayının çizgisini belirleyen bir gazeteci üzerine çok konuşmaktalar. Bence yanlış bilgilendirilmekteler. Söz konusu şahıs “basın özgürlüğü” alanında bir soruna sahip değil. Bir ülkenin ulusal çıkarları hakkında ülkeye ve insanlarına zarar vermek çabalarından dolayı yargılanmakta. Türkiye'nin Suriye'de kanlı diktatör Esed'e karşı direnen ve DAEŞ terör örgütü ile savaşan muhalif Türkmenlere yaptığı yardımların engellenmesine destek olmaktan yargılanıyor bu “gazeteci” kimlikli terör destekçisi. O ve onun gibilerinin bu tarz faaliyetleri nedeniyle diktatör Esed ve DAEŞ hala Suriye'de hepimiz için büyük bir sorun olarak varlıklarını sürdürmekteler. Türkiye, Türkmenlere destek verebildiği oranda onlar da DAEŞ terör örgütü ile etkin mücadele edebilmekteler.

Bu gibi yayın organlarına kümelenmiş “gazeteci” kimliği kullanan bazı kesimler ise Türkiye'nin “DEAŞ'i desteklediği” yalanını yayarak Türkiye'nin dünya kamuoyu nezdinde zorluk çekmesini ve aslında DAEŞ'e ve PKK'ya ya da PYD'ye karşı mücadelesini engellemekteler. Oysa Türkiye dünyada DAEŞ'i bir terör örgütü olarak tanımlayan ilk ülkelerden biri hem de AB'den çok önce!

Ama gördüğünüz gibi bizler AP'de hangi tartışmalarla meşguluz. Benim yazdıklarıma inanmak zorunda değilsiniz ama araştırın! Kendi ülkenizin çıkarlarına bu derece zarar veren bir “gazetecinin” sözde “basın özgürlüğünü” savunup onun ülkenize zarar vermesine destek olur muydunuz?

Yine aynı şekilde AP'de son günlerde başka bir gazeteye yönelik olarak “basın özgürlüğü” kavramı istismar edilmekte. Her gün sadece bu gazetenin İngilizcesini okuyarak Türkiye hakkında bilgilendiklerini sananlar aldanmaktalar. Söz konusu gazete “dini istismar eden” bir çetenin sözcüsü konumunda bir yayın organı. Üstelik sadece attığı yalan manşetler, kışkırtıcı makaleler ya da terörizme karşı mücadeleye zarar vermeyi ülkeyi ele geçirme planlarının bir parçası sayan yayın politikasından dolayı değil tam tersine “devleti dolandırmak” ve “yolsuzluklara” karışmak gibi suçlardan dolayı hukuk devletinin önlemler almak zorunda kaldığı “basın etiği” ile hiç bir ilişkisi olmayan bir yayın organı.

Eğer sizin ülkenizde “dini” istismar ederek yayılan bir çete yargıyı, polis teşkilatını ve eğitim kurumlarını ele geçirerek iktidara el koymaya kalksaydı ne yapardınız? Bu çetenin anti-demokratik hedeflerine ulaşabilmesi için kurduğu ve kullandığı gazete ve televizyon gibi medya kurumları için de “basın özgürlüğü” diye kıyameti koparır mıydınız?

Türkiye bir hukuk devleti olarak “basın özgürlüğü” kavramı arakasına saklanarak demokrasi düşmanlığı ve sırf Türkiye'ye zarar vermek amacıyla terör destekçiliği yapanlara karşı kendini savunmakta. Her AB üyesi ülkenin böyle bir durumda yapacağı gibi.
Türkiye hakkında çevrenizi sarmış yanlış dostları dinlemek yerine aynı zamanda seçmeniniz olan ve AB ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlarınız da dinlemenizi öneririm. Bir düşünün derim: “sizi seçen Türkiye kökenli vatandaşlar acaba niçin Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ı ve AK Parti'yi seçiyorlar?” diye.

Bir de kendi seçim bölgenizde Türkiye kökenli vatandaşlarınıza sorun “Türkiye'de basın özgürlüğü” konusunda bir sorun olup olmadığını. Onlar anlatsın size Türkiye'nin “basın özgürlüğü” alanında değil terörizmle mücadele alanında nasıl hainliklerle ve kalleşliklerle boğuşmak zorunda kaldığını. Ve siz seçmenlerinizin samimiyetine inanıyorsanız ve onlara dediğiniz gibi “Türkiye dostu” iseniz AP'de konuşulanları ve yapılanları bir sorgulayınız.

İnanın haklı olduğumuz da göreceksiniz.”

  YORUM YAP / YORUM OKU
OZAN CEYHUN DİĞER YAZILARI
Hurhaber.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hür Haber sorumlu tutulamaz.

ANASAYFA | GÜNÜN HABERLERİ | KÜNYE | REKLAM | RSS