Başbakan Erdoğan gerçek arzularını dile getirmeye başladı artık. Konuşmasında ‘dindar bir nesil yetiştiriyoruz, çocuklarınız tinerci mi olsun? Dedi ve başta muhafazakâr kesim olmak üzere herkesten tepki yağdı. Daha sonra bu eleştirilere karşılık olarak, çark edip ‘hem dindar hem çağdaş olunamıyor mu?’ diye açıklamalarda bulundu.
Dindar, çağdaş, tinerci neymiş, kime denirmiş önce ona bakalım. Dindar nedir biliyor musunuz? Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı kişilere denir. Peki ya Çağdaş bir diğer adıyla modern insan? İçinde bulunduğu çağa ayak uydurabilen, toplumun kültürel, hukuksal, siyasal, bilimsel yapısına uyum sağlayabilen kişiye denir. Ve son olarak tinerci? Önce ailesi tarafından ilgisiz bırakılmış ve ya terk edilmiş, bu nedenle sokakları kendine mesken edinen ve kendi gibi evsiz, yurtsuz kalanlarla bir arayış içerisinde olan, tiner gibi uçucu maddelere alışıp, bağımlılık kazanan çocuklara kimliklerini görmezden gelerek verilen isme denir.
Ülkemizde ise ne demek olduklarına gelince; bağnazlık yaparak, Allah diyerek her türlü yolsuzluğu kendine mubah görüp, başkasında gördüğünde imansız diyerek nitelendiren, başkasının namusuna göz dikmeyi kendine caiz sayıp, başkalarında namussuzluk olarak adlandıran, kendi çıkarları için toplumu ayaklandırıp, birbirine düşüren, ne hak ne hukuk bilen kişiye dindar denir. Lüks arabalarla, en pahalı markalarla gösteriş yapan, ayağının altında kırmızı halı olmadan yere basmayan, en lüks, en pahalı türbanlarla saçlarını saran, yine en kaliteli giyimlerle ortalarda dolanan, yediği önünde yemediği arkasındayken, bir yoksul gördüğünde dilenci muamelesi yapana yani kısaca kendi gibi olmayanı aşağılayana ‘çağdaş’ insan denir. Artık ‘beş dakikalık heves’ olarak dünyaya gelen, sonra geçim sıkıntısı tarafından çelme yiyen, herkesçe ‘kader’ olarak sokakların hak görüldüğü çocuklara ise ‘tinerci’ denir.
Görüldüğü gibi hem çağdaş hem dindar olunmuyormuş bu ülkede Başbakan Erdoğan!
Din bir kulla Allah arasında olan bağdır. Bunu KİMSE sağlayamaz, yönlendirerek kalıplaştıramaz. Kimi insan vardır dualarıyla, namazıyla niyazıyla bağını dile getirir. Kimi insan vardır insanlığıyla, paylaşımcı yanıyla, hakkıyla hukukuyla bağını koyar ortaya. Sürekli Allah kelimesini zikrederek, başkasının canına, malına, namusuna gasp edenleri her gün, herkes, her yerde görüyor. ‘Her türlü pisliği yapıp, başkalarına gelince ‘Allah, din, Kur’an, günah diyen bir toplum yetiştiriyorum’ deseydi, ayakta alkışlardım dürüstçe söylüyor diye. Oysa yapılmaya çalışılan sadece bağnazlıktır. ‘Biz bir dayatma arzusu içerisinde değiliz diyen adam, ‘dindar bir nesil yetiştiriyoruz’ dediği an kendiyle çelişiyor demektir. Bir siyasetçinin yapması gereken dinle siyaseti birbirinden ayırmaktır, birbirine karıştırmak değildir. Siyasetçi olarak yapılması gereken insanların birliğini, bütünlüğünü sağlayarak, toplum içerisinde huzuru sağlamaktır. İnsanların inanışlarına müdahale etmek değildir. Dindar kelimesi başlı başına bir sınıflandırma, bir ayrımcılık sözcüğüdür. Alınan tepkilerle çark etmek de ‘ne yaptım ben?’ sözlerinin dışa vurumudur.
Bağnazlığı insanlara sunup, aynı insanlardan içinde bulunduğu çağa, koşullarına uyum sağlamasını beklemek de neyin nesi oluyor? Çocuklar inanışları yüzünden mi tinerci oluyor? Tinerci tanımını biliyorlar mı acaba? Madem öyle neden çocuklarını terk etmek isteyenlere müdahale edilmiyor, dilekçeleri kabul edilip, yetiştirme yurtlarının bir köşesine atılmasına izin veriliyor? Bulundukları yerle içinde oldukları zihniyet ‘yobazlığı’ öngörüyor.
Bütün çaresizlerin ayıbını örtmek için öne sürdükleri çocukları, kendi ayrımcı tutumları için öne sürüp, prim kazanıyorlar. Madem öyle neden sokaklarda o çocuklar? Açsınlar birkaç tane fazladan yuva, hakkıyla versinler analarının babalarının emeklerinin karşılığını, çocuklar ne tinerci olurlar ne de sokak çocuğu! Konuşuyorlar! Onlardaki mal mülk kaç bin sokak çocuğunu adam etmeye yeter hiç düşünüyorlar mı?
Dindar insan çağdaş insan olamaz! Bunu diyorsa ikisinin de ne olduğunu bilmiyor demektir. İnsanların inanışlarıyla tek-tip karakter yaratmaya çalışıyor. İstiyor ki herkes, onun zihninde geçenlerin kölesi olsun. Oysa onun görevi; ister ataist olsun, ister dindar, ister dinsiz, ister travesti, ister tinerci olsun, hepsinin haklarını ayrı ayrı korumaktır. Herkes yerini, haddini bilmeli ki bir birlik, bir toplum ve o topluma uyum sağlayan çağdaş insanlar olsun değil mi? Boşa sormamışlar ‘hiç haddini bilenle bilmeyen bir olur mu?’ diye.
Diyor ki ‘ bu ülke ne çektiyse öğrencileri formatlamak isteyen, belli ideallerle şekillendirmek isteyen, ikna odalarında zulüm eden zihniyetlerden çekmiştir.’ Doğru! Öğrenciler ne çektiyse ‘ablalar, abiler’den çekmiştir. Üniversite, hatta dershanelerde bile öğrencilere ders vermek yerine dini eğitim vermeye çalışanları bilmeyen yoktur. ‘Zorla’ namaz kıldırmalarını isteyen, zamanlarını kısıtlayıp, kendi kalıplarına sokmaya çalışanlardan çekmiştir. Onlar kimler? Dindarlar mı çağdaşlar mı? Yoksa hem dindar hem ÇAĞDAŞ neslin habercileri mi? Ablalar, ağabeyler kimler? İnsanları bağnazlığa, yobazlığa itip, ama her türlü işleri çevirenler nasıl oluyor da ‘zorla’ insanların inançlarını şekillendirmeye çalışıyorlar? Bırakalım da çocuklar ‘Allah’ adını zikrederek, her türlü günahı, hileyi, sahtekârlığı mı yapsınlar? Kendi cebini şişirmek için, başkalarının ceplerinden mi çalsınlar? Kişinin hak ve özgürlüğünü, okuma yazma özgürlüğünü, isteklerini Allah yasaklamamışken, ‘dinde zorlama yoktur’ demişken, hangi dindar ki yasaklama cesareti gösteriyor? Dindar olan, işinin ehli olan ‘zorla’ kimseye bir şey yaptırmaması gerektiğini de bilendir. E peki siz kimsiniz bu durumda? Bir sözlerinize bakın, bir de yaptıklarınıza, asıl o zaman nasıl bir nesil yetiştirmeye çalıştığınızı anlarsınız!
Yoldan çıkan insanların tarif ettiği yola kim güvenip de çıkar ki? Kendi sözleriyle kendilerini ortaya koymaları sanırım diyecek söz bırakmıyor kimseye. Bu yüzdendir ki ‘Balık baştan kokar’ sözünü her zaman takdir etmişimdir.