Petrol-İş Batman Şube Başkanı Ahmet Teymurtaş İstanbul’a her geldiğinde kendini “entelektüel” sanan bar müdavimlerinin ülke hakkında ahkâm kesen konuşmalarını dinledikçe “ah abla şunları bir bizim oralara davet etsek de görseler, merak ediyorum acaba kaç kişi gelir?” dediğinde, düşüncelerimi bir türlü seslendirememiştim.
Gün geldi, kolluk güçlerinin, sıfır noktasındaki köylerin boşaltılıp, nüfusun merkeze doğru çekilmesini sağlamak amacıyla köylülerin yaşamını nasıl zorlaştırıldığına tanık olmak üzere bir çağrı yapıldı.
Bu çağrıya gözlemci olarak katılacağını teyit edenlerin sayısı 100 kişiyi aşmıştı. Gideceğimiz gün yaklaştıkça mazeret beyanları artmıştı. Kimisinin yeni dizisi, filmi, kimisinin gazeteden ayrılmaması gerektiğini bildiren mazeretleri, kimisinin üniversitedeki hocalığı derken son anda ipe un sermelerle bu kişilerin ne kadar “aydın” olduğunu o zamanlar yaşayarak görmüştük.
Nihayetinde Atatürk Havalimanı’na gelenlerin sayısı 11 idi. Uçağımız Diyarbakır Havalimanı’na indiğinde Petrol-İş Sendikası’nın araçları bizi bekliyordu. Hava kararmadan Batman’a ulaşmamız gerektiğini söylediklerinde Yazar Zihni Anadol; “ Hale kızım bizi buralarda kim vurduya getirmezler inşallah” derken daha önce yaşananları anımsatıyordu.
İlli Han Otel’de odalarımıza yerleşip, akşam yemeği için salona indiğimizde bizim sayımızdan fazla güvenlik gücü vardı. Bizlere bakışlarında “buralarda başınıza neler gelebileceğini biliyor musunuz?” ifadelerini okuyarak ve Orhan İyiler’in yaptığı siyasi esprilere gülerek geçen zaman sonunda sağ-salim odalarımıza yatmaya çekilmiştik. Oda arkadaşım Şükran Soner idi. Cumhuriyet Gazetesi yönetiminde Okay Gönensin’lerin olduğu dönemdi.
Sendikanın araçları ile sıfır noktasından geriye çekilecek köylerde Kürt halkına yapılan eziyete tanık olmaya gidiyorduk. Doğanın kıraçlığına inat, Kürt kızlarının giysilerindeki renk cümbüşü baharı müjdeliyordu.
Güvenlik güçleri anonslarında bize “ırmak” kod adı takmıştı. Nerelerde olduğumuzu bu kod adı ile birbirlerine haber veriyordu. Her ilçe bile sınır kapısı gibiydi… O kapılara geldiğimizde isimlerimiz her seferinde kayıt altına alınıyordu. Arabalardan dışarı çıkıp teker-teker sayılıyorduk. Her arama noktasına geldiğimizde bizleri bekleyen Kürt aydınları da vardı. Bunlar genellikle avukat idi. Avukat Mesut Bey’in ikram ettiği kuyu kebabı ise herkesi nasıl da sevindirmişti. Zira yemek yiyecek bir yer bile bulamıyorduk. Uludere’ye kadar en az 10 aramadan geçmiştik.
Uludere’ye girdiğimizde bizleri rambolar karşılamıştı. Üzerlerindeki mühimmat ise hepimizin dikkatini çekmişti. Hepsi tornadan çıkmış gibi kurt başlıklı yüzükleri ile bir örnektiler. Bizimle halkın konuşması belli ki yasaklanmıştı. Bir kahveye gidip oturduğumuzda yanımıza gelip konuşan herkesi gözaltına aldıklarını daha sonra söylemişlerdi. Ben devletim diyenler buralarda her türlü zulmü uygulamakla meşguldü. Cumhuriyet Gazetesi bu tanıklığı her gün haberleştiriyordu. Bu çıkan haberler de Okay Gönensin’in sayesinde idi.
Sınır köylerine kadar gidemedik, nedeni ise her yerin mayın tarlasına dönüştürülmesi idi. Fakat o sınır köylerinde yaşayanlar ile konuşma fırsatı bulabildik. Yaşamlarını hayvancılıkla sağlayan bu insanlar köylerinden sürgün edilmişti.
O köy ağalarının ve 12 Eylül’ün bürokratlarının şimdilerde “demokratik açılımlar” larda yer aldığını gördükçe nerelere gittiğimizi tahmin edebiliyorum. Onlar olsa- olsa bizleri otoriter rejime doğru sürükler. Bu kanaatim AKP için de BDP için de geçerli.
Yolda gazetecileri taşıyan araç kaza geçirmiş, konvoyda bulunan bizler ise milli karakola misafir edilmiştik. Bizlere çay, peynir ve ekmek ikramında bulunan yeni mezun bir astsubay toplam 15–20 asker mevcuttu o karakolda. Bizimle yola koyulan yeni mezun bir avukat kızımız (ki yanlış anımsamıyorsam bir sivil toplum örgütünün Diyarbakır yöneticilerinden idi) İstanbul’dan gelen herkese direktifler yağdırıyordu. Münasip bir lisan ile kendisinin bizler üzerinde inisiyatifi olamayacağını hatırlatmıştık. Bu genç arkadaşımız bizim bu tavrımızı anlamış olacak ki gruptan ayrılıp Diyarbakır’a doğru yol almıştı. Bize rehberlik edeceğini sandığımız kişiler, yola çıkmamızdan itibaren belli yasaklar koymaya cesaret edebileceklerini düşünmüştü herhalde…
Nerden bilsin ki bu genç arkadaşlar bizlerin emir - komuta zincirine anında reaksiyon göstereceğimizi?
Aradan 20 yıl geçti. İletişim sayesinde şimdi oralarda neler olduğunu sansür de uygulansa öğrenebiliyoruz. Yaşanmış acılardan ders çıkaramadığımız ise ortada… Çocuğunun kemiğini bulmak için yola çıkmış anaların yürek acılarına nasıl ortak oluruz diye düşünmeye başlasak artık… Ve tabii bu acılar üzerinden siyasi rant sağlamak üzere yola koyulanların önünü nasıl kesebileceğimizi de…
Hale Özgür Kıyıcı
hmkiyici@hotmail.com